19 Aralık 2011 Pazartesi

2012 gelirken...


Güzel gidiyor günler...Ne mutlu...

2011 pek uğurlu gelmemişti bana...Zaten oldum olasıda sevmem tek rakamlı yılları...Onun için umudum 2012 yılında...

Ve şunun şurasında bişey kalmamışken 2012 ile tanışmaya şimdiden kendini sevdirmeye başladı bana...

Yılbaşı moduna girmeye başladım yavaş yavaş...Hatta geçen hafta kendime bir gün izin verip evimide sokuverdim yeni yıl havasına...

Ağacımı yaptım...Süsledim evi...

Konsept kırmızı beyaz elbette...En sevdiğim süslerimi özenle dizdim ağacıma...Artık o çocukluk heyecanını barındırmasakta vücutta...Evimin ruhuna işledim ufak dokunuşlarla...

Şimdi evime girince yeni yıl kokuyor evim...İçinde rengarenk umutlar barındırıyor...Gece sevgili gittikten sonra kapatıyorum televizyonu,açıyorum en sevdiğim cd'i , üzerimde en sevdiğim pijamalarım,en sevdiğim sıcacık battaniyem ve elimde yeşil çayımla,dalıyorum rengarenk hayallere...

Öyle huzur veriyor ki içimde biriktirdiğim umutlar...

Şanslıyım vesselam...Şükrediyorum her fırsatta...

Sahip olduklarıma sahip çıkıyorum,sahip olacaklarımı şimdiden sarıp sarmalıyorum...

9 Aralık 2011 Cuma

Çocuktuk bir zamanlar...

Dün annemle oturduk kardeşimle benim çocukluğumuzdan konuştuk...

Off ben ne yaramaz bir çocukmuşum be bilog =) İleride çocuğum falan olursa inşallah bana çekmez yok eğer çekerse kendini bi cami avlusunda buluveririr kaçarı yok =)

Çocukluğum Göztepe'de...Çok keyifli bir mahalle'de geçti...Bir sürü çocuk ve hepimizin aileleri de birbirleriyle arkadaş...
Büyük bir alan etrafında 4 apartmanın çocuklarıydık...O alandan pek araba da geçmezdi o zamanlar...Bizde rahat rahat koştururduk...

Kız çocuğu olmama rağmen hiç bebeklere oyuncaklara meraklı değildim hatırlıyorum...Dedem'in elinden tamirat işleri çok iyi gelirdi...Bütün apartman ve aile ahalisi bozulan her türlü elektronik aletini dedeme getirirdi.Anneannemlerde kaldığımda en sevdiğim oyundu dedemle tamirat yapmak...elimden de gelirdi hani...
Vidaları bana söktürürdü dedem, temizlenecek parçaları ben temizlerdim, kablo keserdim, kabloları plastiklerinden ayırmakda benim işimdi...Onunla birlikte ne çok alet tamir ettik kim bilir...Hala da elimden gelir her türlü ütü, saç kurutma makinesi ve elektrikli süpürgemi kendim tamir ederim =)

Sonra futbola çok meraklıydım...Zavallı annem bıkmadan usanmadan baleye gönderdi beni yıllarca...Ama benim aklım hep futbolda...Bale okulundan gelir kendimi sokağa atardım,erkeklerle futbol oynamaya...Alanda maç yapardık...Kaleci olmak istemezdim asla...

Erkeklerle oynadığım için ,kavgacıydım hep...Döverdim kız erkek demeden...Maç yaparken biri düşürsün kalkar döverdim bi güzel...Kızlardan biri sinirime dokunsun yine döverdim...Hatta kızlar bana birbirlerini şikayet ederlerdi o bana bunu dedi bu bana bunu yaptı diye kendimce suçlu olanı seçer onu da döverdim...

Hiç unutmam Melike diye bi kızı dövmüştüm...Anneleri vefat etmiş iki kız kardeş için...Gelip ağlamışlardı bana bizi oyunlarına almıyor diye...Anneleri olmadığından heralde çok sahiplenmiştim o iki kızı...Gidip Melike'yi tekme tokat dövmüştüm...Koca yaz her akşam babası işten geldikten sonra beni aramışlardı...Ben o saatlerde kömürlüklerde saklanırdım elbet =))

O zaman annem babamla birlikte çalışıyordu, yatılı bakıcımız vardı...Hülya abla...En çok da o çekmiştir benim elimden...Kahvaltımı yapardım...O kardeşimle ilgilenirken ben sokağa kaçardım sonra taa akşam annemler gelene kadar sokakta kalırdım...Camlarda ağlardı kız...Gel öğlen yemek ye diye...Gitmezdim...

Halley'le çamlıca gazoz içerdim her öğlen...Bahçelerdeki meyve ağaçlarından beslenirdim...Acıkınca bizim apartmanda kiraz, elma ağacı...Karşı apartmanda incir dut ağacı...Maymun gibi tırmanırdım ağaçlara...Aynı hızla da inerdim aşağıya...

Kızlar erkekler savaşı yapardık kendi aramızda...Zeytin ağacı kızların komutanlığı adeta...Bütün kızlar çıkardık küçücük zeytin ağacına , fısır fısır planlar yapardık...

Çete kurardık...Bizim çetemizin adı S.K.Ç nam-ı diğer Süper Kızlar Çetesi =)))
Karşımızda ... A.K.Ç onlarda Akıllı Kızlar Çetesi =))

Ahh ne kavga ettik o kızlarla...Bisikletlerini çingenelere vermiştik =)) Çocukluk işte =))

Şimdiki birçok çocuğun bilmediği oyunlar oynardık...

Tilki tilki saatin kaç...
Renkli istop...
Ortada sıçan...
Kukalı saklambaç...
Bisikletlerle ebeleme...
Kör ebe...
Bezirgan başı...
ve elbette misket...

şimdi aklıma gelmeyen onlarca oyun...Hepbirlikte oynardık...Kızlı erkekli...Ne çok eğlenir ne çok güler ne çok düşer ne çok ağlardık...

Ticarete merak salar cadde kenarına kasalarla tezgah kurar eski kitap oyuncak toka evden aşırabildiğimiz ne varsa satardık...Yazın çok sıcak olduğunda annelere limonata yaptırır onları satardık...Kazandığımız paralarla onlarca cips kola dondurma akla gelen her türlü abur cubur alırdık...

Mahalleleye dönen salıncakçı gelirdi...Off ne heyecan o küçücük aletin salıncalıklarına oturur saçlarımızı rüzgarla savururduk...Amca hızlı çevirsin diye bağırırdık hadi amca süt çocuğu muyuz biz diye =)

Dondurmacı ve leblebi tozu satan amca gelirdi bir de...Bütün mahallelenin çocukları etrafında nasıl bir heyecan dondurma kalmayacak  diye...İlk alan en şanslıydı her zaman ,en büyük dondurmayı hep o kapardı...Leblebi tozunu alır pipetle öksüre aksıra çekerdik...Hepsini ağzımıza doldurup yutmaya çalışırdık...Öyle çok eğlenirdik ki...

Anlatmaya kalksam kitap yazarım heralde çocukluk anılarımla...Onun için ben lafı fazla uzatmadan

derim ki...

Bizler bu şehrin sokaklarda büyümüş son çocuklarıydık...Bizler çok ama çok şanslıydık...

30 Kasım 2011 Çarşamba

Aman Allah'ım kardeşim büyüdü...

Aman Allah'ım kardeşim büyüdü...

İnanamıyorum...Bir kıza evlenme teklif edecek kadar büyüdü...Ama bizim hala oynayamadığımız oyunlarımız,bitiremediğimiz kavgalarımız,paylaşamadığımız oyuncaklarımız,öpüşlerimiz koklaşmalarımız vardı...

Ama o hala benim pabucumu dama attıran tatlı belamdı...Bana hayatımın ilk pişmanlığını yaşatan Dünya'nın en güzel armağanıydı...

Şimdi bi kıza aşık olup evlenmek de neyin nesi böyle...

Doğduğu günü unutmuyorum hiç...Hayatımın dönüm noktasıydı belki...

İlk çocuk, ilk torun, ilk yeğen olan ben yalnızlıktan sıkılıp istemiştim onu annemden...Bir kardeşim olmalıydı benim de hem Erdem'in de vardı kardeşi hemde kızdı...Ağladım,ağladım,ağladım...İkna ettim annemi bana bir kardeş yapmaya...

4,5 yaşındaydım henüz...Annem hamile kaldığında...Olabildiğince kıymetli olabildiğince şımarıktım...Bütün aile el üstünde tutardı...Herkes ilkgözağrım diye severdi beni...

O geliverdi bir gün,çığlakları eşliğinde...Ağlıyordu durmadan...Ve çok da kötü kokuyordu...Tüm ailem hayatta sahip olduğum herkes onun etrafına toplanıyordu...Annemin kucağından düşmüyordu...Halbuki annem son zamanlarda beni  kucağında bile taşımıyordu...

Onu görür görmez istemiyorum onu bırakalım burada diye ağladığımı hatırlıyorum...Hıçkıra hıçkıra...O kadar küçük olacağı gelmemişti aklıma...Oyun bile oynayamazdık ki onunla...

Annem ama kızım sen istemiştin kardeş dediğinde hayatımın ilk pişmanlığını yaşadığımı hatırlıyorum çok net...Ama taa ki o küçük yaratığın bana bakan maviş gözlerini görene kadar...Bana baktığında içimin ısındığını hatırlıyorum dün gibi...Ama yine de evimizde olmasına alışmam zaman almıştı =)

Sevişe kapışa büyüdük işte kardeşimle...Evcilik oynadık o benim çocuğum oldu hep...Köpekçilik oynadık...Beline ip geçirip evde emekletirdim saatlerce...O da havlardı yavrum benim...Küçücük bir oyuncak yüzünden saatlerce kavga ederdik...Bardak kırardım suçu ona atardım...Kaybettiğim herşeyin suçlusuda oydu elbette...En sevdiğim şey onun yanaklarını sıkmaktı...Bazen ağlatırdım bile...

Annemin olmadığı bir gün buz gibi suyla yıkamıştım onu hatırlıyorum...Ranzanın üzerinde oyun oynarken aşağı düşürmüştüm bir kere de...Öğlenleri onun uyumasını bekleyip sokağa kaçardım sırf peşime takılmasın diye...Mahallede oyun oynarken her seferinde onu bir yerlerde unutur sonra çingeneler kardeşimi kaçırdı diye ağlardım hüngür hüngür...

Okulunda ona sataşan çocukları döverdim...Dövemediklerimi tehdit ederdim...Annem bizi terlikle kovaladığında kardeşimide önüme katar çekeleye çekeleye ranzanın üzerine çıkar arkama saklardım...O halimizi gören annem bir kez bile vurmadı ya bize, olsun ama ben yine de kaçardım...

O benim başımın tatlı belasıydı evet...Ama aynı zamanda tırnağımdı...Canımdı...Kanımdı...O da benim ilkgözağrımdı...

Küçük adamım;

Nasıl büyüdük,zaman nasıl geçti,sen ne ara kocaman bir adam oldun,başka kadınların kalbini çaldın bilmiyorum...Başka bir evin olsa da bundan sonra ve hatta yeni bir ailen, ablan senin hep yanında,yakınında...sakın unutma...

Ve çok mutlu ol emi...Bu da sana ablanın ilk nasihati =)

Ha bi de gelin hanım , kardeşimi üzersen bozuşuruz ona göre ;)

28 Kasım 2011 Pazartesi

Sen başlattın bu savaşı :/


Erkekler bazen o kadar öküz olabiliyorlar ki...İnsanın içinden ağızlarının ortalarına terlikle vurmak falan geliyor...

Benim sevgili de de o tip densizlikler hat safhada maalesef...
Aklına geleni ağzına geleni düşünmeden söyleme gibi insanı çileden çıkaran nadide bir kişiliğe sahip...
Tamam iyi anlaşıyoruz,seviyoruz ediyoruz da...
Bi gün o densizlikleri yüzünden ağzına terliği çarpıp,terk edicem kendisini haberi yok...

Pazar günü siyah topuklu çizme alayım dedim...Demez olaydım...Denediğim bir çizmenin bacağıma dar gelmesi sonucu adam bana direk şişko muamelesi yaptı...

Ulan tamam biraz kilo aldım bende farkındayımda...Yuhh yani şişmanda değilim hala...
İşte normalmış o bacağın çizmeye sığmaması bi de bunu gülerek söyleyince bende aç kıçınla dalga geç sen diyiverdim...
Sonra tabi kendisi o lafa kıl oldu...
İyice girdik birbirimize...

Yok efendim niye bozuluyomuşum...Şişmanmışım işte bilmemne...Gerzek...Sinir etti beni...

Küsüm ona hala...Barışmaya da hiç niyetim yok kısa zaman içinde...Ama ben sana gösteririm bundan sonra Zaza efendi...

Dökülen her tel saçını yüzüne vurup,büyüttüğün koca göbeğini tiye alıp,bel altı vurmaz mıyım ben sana...
Kendine güvenini ayaklar altına almaz mıyım...

Sen istedin bu savaşı... Hıh...

Ve sonra dün bütün gece düşündüm...Erkek milleti böyle kadından anladıkları sadece vücut hatları...Yanlarında taşıyacakları güzel birer biblodan ibaret aşk anlayışları...Hiç bir erkek için değmez fedakarlık yapmaya...Bu yaşıma kadar bir sürü ilişki yaşadım...Onun dışında bir sürü erkek arkadaşım oldu...İlk düşündükleri güzel kadınlar...

İstediğiniz kadar fedakar olun,dürüst olun,anlayışlı olun,düşünceli olun...ne olursanız olun...eğer albeniniz yoksa size aşık olacak erkekde yok...

Siz hiç kocası hastalandı diye terk eden,aldatan bir kadın gördünüz mü? Ama ortalık hastalandığı ya da artık kendine eskisi kadar bakmadığı için başka kadınlara tercih edilmiş kadınlarla dolu...

Kozmatik piyasası almış başını gidiyor,ortalık spor salonlarını doldurmuş,zayıflama haplarına hapsolmuş,kalori hesabı yapan,dilediğince doyamayan kadınlarla dolu...Hepsi kendim için yapıyorum yalanını dolamış ağızlarına...

Büyük yalan!Çünkü...İnsan kendini her haliyle sever,her haliyle beğenir...Sevmeli beğenmeli zaten...Ama bunca çaba bu insanüstü mücadele yalnızca erkeklerine...

Umurumda değil arkadaş...

Kilo aldım,belki bundan sonra da almaya devam edeceğim...Sırf sen beni beğen diye...Aç bilaç dolaşıp,kalori hesabı yapamayacağım eyy sevgili...

Çünkü;
Ben kendimi bu halimle ve hatta yataktan çıktığım, yanağımda kurumuş salyalı halimle bile çok seviyorum...

He sen sevemiyorsan eğer...

Bak işte KAPI orda ;)

17 Kasım 2011 Perşembe

Huzurlarınızda Suşii =))

Evet sevgili dostlar;

Hayat yine eski haline dönüyor yavaş yavaş...Zaman herşeyin ilacı mı bilmem ama...Herşeyi unutturduğu bir gerçek...

Biz de şu sıralar yaşadığımız sıkıntılı günleri unutma çabasındayız sevgili ve ailecek...

Hayat böyle işte...Bu sebeble bu blogun adı hayat yeniler kendini...Şu hayatta baki olan ne var ki...
Güzel günler geçip gidiyorsa elimizden,hiç geçmeyecek sandıklarımızda daha ağır aksak da olsa geçiyor işte...

Dün evime, hayatıma bir arkadaş ekledim...Aniden hiç aklımda yokken...

Ofisimde bir akvaryumum var benim...Kocaman...Sekiz tane japon balığım var...içim sıkıldıkça onları izliyorum...Ruhuma öyle iyi geliyor ki o tasasız hayatları...Sakin sakin süzülürlerken suda...Dinleniyorum adeta...Hepsinin birer adı var...Püskül...Zaza...Miskin...Başkan...Huysuz şirin...Afi...Leonardo(aramızda leo dioruz gerçi ,Ninja kaplumbağalardan en sevdiğimdir de kendisi)...ve bi deTırtıl...

Geçen hafta Afi'yle Başkan aramızdan ayrılıverdi...Anlamadığım bir nedenle...Vadeleri dolmuş diyorum öyle avutuyorum kendimi işte...

Çok üzüldüğümü gören Taner Bey,hadi kalk iki tane yakışıklı japon balığı alalım diyiverdi dün...Gittik en yakın petshop'a balıklara bakarken,Taner Bey iş yeri sahibiyle derin bir muhabbete girince...Bende muhabbet kuşlarına doğru yöneldim...Onlarca kafes ve yüzlerce muhabbet kuşu...Ama içlerinden biri var ki...Yanlarına gider gitmez...Tele yapıştı...Oyunlar oynamaya başladı...Göğsünü sevdirdi...Başını okşattı...Gözlerimin içine baktı...Diğer bütün muhabbet kuşları korkuyla sağa sola çırpınırken o cesurca benimle tanışmaya çalıştı...

Aşık oldum ona resmen...Henüz 1 aylık...annesinden yeni ayrılmış...Öyle de yakışıklı ki...Ben bunu istiyorum dedim aniden...Ve Petshop'dan elimde bir kafes ve içinde Suşi'yle çıkıverdim...

Şimdi evde,oturma odamın en sıcacık köşesinde...Hem evimi süslüyor güzelliğiyle...Hemde arkadaşlık ediyor muhabbettiyle...

11 Kasım 2011 Cuma

Son söz...

Bayramları sevmem oldum olası...
Yapmacık hissettiğim hiçbir tören ve merasim de dahil...

Bayramlar benim için hep zoraki kutlamalar olmuştur...Samimiyetsiz bulurum...Süslenip püslenip,öpüşüp koklaşıp,sevdiğin sevmediğin herkesi mecburen ziyaret ettiğin günlerdir benim için,bayram dediğin...

Sevdiklerimi zaten özler ve giderim...Bayrama gerek kalmaz...Sevmediklerimi de görmesemde olur kim ne kaybeder ki...

Ama bayramlarda ailemin gelenekleri sebebiyle bütün aile büyüklerini gezeriz çocukluğumuzdan beri...Ben hep bayramlarda şehir dışına kaçıveririm işte...Ortalık görünmemek için...Ama bu yıl kaçamadım...

Hemde hiç tadım yokken...Olur olmaz insanlarla öpüşüp koklaşıp sahte anlamsız gereksiz gülücükler attım...Aman da ne güzel hayat dercesine...İçimden sövdüğüm onca hayat gerçeklerine rağmen...

Bu bayramda iyi olan tekşey sevgili ve ailenin arasının düzelmesi oldu...Elbette benim sayemde...Ne onun söylediklerini aileme söyledim ne de ailemin söylediklerini ona...

Böylece bayramlaşma seyramlaşma derken ortalık biraz yumuşadı işte...

Gelgelelim bizim meseleye...

Benim için asla sorun ve problem olmayan bir durumdu yaşadığımız...Sevgilim ne benden para ya da kartlarımı kullanmayı talep etti ne de ima da bulundu...Ben kendim verdim ısrarlarım sonucu...Ve bunda da anormal bişi görmüyorum...

Ben belediye memuru onaylamamışda olsa sevgiliyle evli gibi yaşıyorum bilenler bilir...O benim oturduğum evin faturalarını ödemek istediğinde nasıl gocunmuyor zoruna gitmiyorsa bende onun borcunu ödemesine yardım ederken biraz olsun gocunmadım...

Ben onunla bir ömür yaşamaya söz verdim...Elimden geldiğincede onun yanında olmaya devam edeceğim...Kim ne derse desin...Eğer hayat müşterektir zırvaları atıyorsak orda burda...Kanıtlama zamanı geldiğinde durup düşünmeme bile gerek yoktur...Hastalanır bakarım,su ister getiririm,her akşam keyifle ona yemekler sofralar hazırlarım,onun için giyinir onun için süslenirim...Çünkü bunu sonuna kadar hakeden bir adama aşığım ben...

Tam 720 gündür onunlayım ben...Bir gün bile ayrı kalmadık,bir gün bile görüşmemezlik yapmadık...Yeri geldi 5 dk için geldi gördü beni tüm sıkıntısının stresinin yoğunluğunun arasında...Başını göğsüme yasladığında iyi hissediyor çünkü...

Her ihtiyacım olduğunda yanımdaydı...Bana bir tek gün bile yalnız hissettirmedi kendimi...Her durumda her güçlükte yanımda oldu elimi tuttu...Yaşadığım onca sıkıntı onun sayesinde katlanılır oldu...Tamamen vazgeçtiğim hayata sımsıkı tutunmama neden oldu...Onun bana yaptığı iyiliğin ne maddi ne manevi bir karşılığı yok...Olamaz da...

Ama eğer biz "biz" isek...Olması gereken oydu...Erkek kadından para almaz tabularına inanmıyorum...Toplumun bana dayattığı hiçbir tabuya inanmadığım ve benimsemediğim gibi...Hayat ben nasıl mutluysam öyle yaşanmalı...Elbette kimseye zarar vermeden...Ben kimseye zarar vermeden yaşıyorum...Kendi doğrularımla...İnançlarımla...

Bu doğruları da kimseye kabul ettirmeye niyetim yok...Herkes istediğini düşünebilir...Ailem de...

Ben bugün benim için doğru adamla...Çok doğru bir aşk yaşıyorum...Sevdiğime ve kendime baktığımda mutlu mutlu bakan birer çift göz görüyorum...Elele tutuşmuş uzun bir yola dökülmüş iki toy görüyorum...Yanımda birlikte düşe kalka büyüyeceğim bir adam görüyorum...

Ve ben bitmesini istemeden, kimsenin bitiremeyeceği bir ilişki yaşıyorum...İster annem ister babam...İster doğru ister yanlış...İster yalan ister gerçek...

Ben yaşıyorum...Ve ben böyle mutluyum...

3 Kasım 2011 Perşembe

Keskin Bıçak...


Yine kapkaranlık oldu etraf...

Önümde minicik bir ışık hüzmesi kalmadı...
Bırakmadılar...

Eğer bir defa hata yaparsanız hayatınızda,aileniz için hep hata yapma potansiyeli taşıyan biri oluveriyorsunuz işte...

İlk evliliğim bir hataydı...İkinci teşebbüsümde hata olmalı mutlaka...
Lise dönemlerinde kart borçların oldu ya...Mimlisin artık ailenin gözünde...
İş batırmaya gelince...Benden iyisi yok zaten...

Öyle zor bir güne uyandım ki bu sabah...Öyle kapkaranlık etraf...

Çok sevdiğim ailem ve çok sevdiğim adam arasında bir bıçak...
İki yüzü çok keskin...İki yüzü de çok acıtacak...

Biliyorum geçer bugünlerde...Ama ardında bırakacağı derin yaralar...Artık yaralarımı saymaktan yoruldum...Hep birşey olmamışcasına ayakta kalmaya çalışmaktan yoruldum...Hayatın bana oynadığı oyunlardan yoruldum...Her ayağa kalktığımda önüme düşen koskaca taşlardan yoruldum...

Etrafıma bakıyorum ne şanslı insanlar var...Şanslarını onlar mı yaratıyorlar...
Yok öyle bir yalan...
Hayat bazı insanlara tüm güzelliklerini sunuveriyor hiç çaba harcamadan...

Benim gibilerse işte...Tırnaklarının içi kan dolu...Dizlerinde yaralar...Öyle yaşamaya çabalayanlar...

Bir adam sevdim...O da beni çok sevdi...Çok sevdik birbirimizi...Çok seviyoruz her gün her sabah...Evlenmek istedik...Sözlendiğimiz ay işleri bozuluverdi...Ardarda gelen maddi sıkıntılar...Destek oldum elbette...Olmalıydım...Çünkü biz artık hayatı birlikte göğüslemeye söz vermiştik...Belediye başkanı henüz onaylamamışda olsa...

Ailem suç saydı...Hata saydı...Düşüverdi en sevdiğim adam ailemin gözünden...Nasıl olur da senin kartlarını kullanır dediler...Sorumsuz dediler...Dediler de dediler...İstemediklerini her geçen gün ona daha fazla belli ettiler...

Ve şimdi ya o ya biz diyorlar...

Peki ben...Peki beni neden düşünmüyorlar...Hangi tarafı seçsem canım yanacak...Hangisinden vazgeçebilirim...İnsan hangi organından vazgeçebilir...

1 Kasım 2011 Salı

Sonbahar Günleri...


Nedense bir türlü yazmak gelmedi içimden günlerdir...Kendimden geçmiş bir halde izledim etrafımda yakınımda uzağımda olan yaşanan onlarca şeyi...Tepki vermek...Konuşmak...Yorum yapmak...İstemedim...

Öylece susup izledim...

Üzüldüm bolca...

Şehit cenazelerini izlerken içim parçalanırcasına ağladım...
Enkaz altından çıkan her canlı için sevinç gözyaşı döktüm...
Televizyona çıkıp basiretsiz açıklamalar yapan her yetkili için ağız dolusu küfür ettim...
Sımsıkı kenetlenmiş Türk halkını izlerken gururla kabardı göğsüm...

böyle karmaşık duygular içinde yaşadığımdan belki de konuşacak, ne hissettiğimi anlatacak kadar vakit bulamadım...Zira öyle hızlı değişiyordu ki ruh halim...Ben bile kendimi yakalayamadım...

Bunların dışında hayat her zaman ki gibi akıp gidiyor işte...

İyi kötü bir sürü farkındalıklar eşliğinde...

Büyümekten, olgunlaşmaktan, yaşlanmaya yaklaşmaktan, ne kadar nefret ediyorsam,farkındalığımın artmasından da bir o kadar hoşlanıyorum...enteresan...

Garip bir arkadaşlık süreci içindeyim şu sıralar...

Çok yakın sandığım bir arkadaşımın bana yaşattığı ağır hayal kırıklığını aşmaya ve onu anlamaya çalışmaktayım hala...

Öyle gereksiz ve anlamsız  yalanlar içine çekti ki kendini beni ve dostluğumuzu...Ne hissettiğimi nasıl davranmam gerektiğini ona ne demem gerektiğini hiç ama hiçbirini bilemiyorum henüz...
Ve öylesine duvara sıkışmış hissediyorum ki kendimi...
Tarifi yok...

En yakın arkadaşlarımdan kendisi...Hani şu dostum dediklerimden...Ama şu an dost olduğumuzu bıraktım gerçekten arkadaş mıymışız bunu bile anlayamaz, anlam veremez oldum...İlginç...

Lise'den arkadaşım kendisi...Yaklaşık 15 yıllık arkadaşım...
Sevgilinin çocukluk arkadaşıyla tanıştırdım onu...Birlikte dışarı çıkan keyifli bir dörtlü olmuştuk oysa ki...Ona ne sevgili ol o çocukla dedim ne de olma...Zaten yapı olarak asla karışmam,yadırgamam,yargılamam kimsenin yaşantısını...O da biliyor bunu...

Yakınlaştılar elbette...Kendisi bana inatla inkar etsede...

Ben aralarındaki özel ilişkiyi,bizden ayrı görüşmelerini ve görüştüklerinde aralarında geçen her türlü detayı henüz 2 yıldır sevgili sayesinde tanıştığım arkadaşımdan öğreniyorum...Benim 15 yıllık arkadaşımsa gözümün içine baka baka her gün her soruma yalan söylüyor...Ve ben kimse arada kalmasın diye ağzımı açıp bana yalan söylüyorsun herşeyi biliyorum diyemiyorum...

İçimde korkunç sinir patlamaları yaşıyorum...Sarsılmış çok ciddi bir güven ve tamamen kaybetmemeye çalıştığım dostluk kırıntıları taşıyorum...

15 yıllık arkadaşımın bir kaç günlük keyif için beni kaybetmeyi göze almış olmasına hala inanamıyorum...Sindiremiyorum...Affedemiyorum...Ve ne yapacağımı kesinlikle bilmiyorum...

14 Ekim 2011 Cuma

Geçenlerde benim için geçmişi olan bir arkadaşla sohbet ettik...Uzun zaman sonra birbirimizi suçlamayı bırakıp iki normal arkadaş gibi sohbet ettik...

Bu bahsettiğim geçmiş sahibi kişi bir dönem beni büyük aşk acılarına gark ettirmiş eski sevgili...

Çok uzun zamandır konuşmuyorduk kendisiyle...Msn 'im de ekliydi hala...Zira çocukça buluyorum... Ayrıldığın erkeği ilk iş facebook ve msn'den silmeyi... Konuşmak istemezsen konuşmazsın...Ama silmek...Fazlaca çocukça...O kişiyi oradan silmekle geçmişimi silemeyeceğimi bilecek kadar büyüdüm artık...

İlk ayrıldığımız dönemlerde bahaneler yaratıp,bir kaç soru ile konuşmuştuk birbirimizle ama o dönemlerde ikimizde de bitmemiş hisler olduğundan...İlişkinin bitiş nedeni hırs ve gurur olması sebebiyle...Her defasında birbirimizi suçlar halde kavga ederken bulduk kendimizi...Aylarca öyle kavga ettik...Ama değişen hiçbirşey olmadı...Gecenin bir yarısı kapıma gelip,barışmak istediği çok oldu...O geldiğinde ben dönmedim...Dönmesini istediğimde o dönmedi ve öyle havada kalakalmış bir şekilde BİTTİ... Sonrasında benim şimdiki sevgilim hayatıma girince...Kendisiyle bütün iletişimimi kestim...Yeni sevgiliye saygıdan...

Çok uzun bir zaman görüşmedik,konuşmadık...Geçenlerde yazdığım bir kişisel iletiyle ilgili yazdı bana...Düşündümde 3 yıl önce o her online olduğunda içimde kelebekler uçuşurken...3 yıl sonra bana direk olarak yazması hiç umurumda olmadı açıkçası...
Cevap verdim...Konuşmaya başladık...O kadar bitmiş ki artık...O kadar silmişim ki içimde kalanları eski bir dost ile sohbetten bir farkı yoktu benim için...

Araya yine seni unutamadımları sıkıştırmadı değil hani...Ama duymamazlıktan görmemezlikten geldim...Sevgilimi soruyor merakla...Nasıl gittiğini merak ediyor...Belki içten içe kıskanıyor...Kim bilir?

Onunla konuşurken...O günlere döndüm aniden...Nasıl canımın yandığını hatırladım...İrkildim...

İnsanoğlu yaralarını sarmayı öğreniyor büyüdükçe...Öyle derin bir yara bırakmıştı ki giderken bende...Bir daha kapanmaz sanıyordum...Kapandı...İzi bile kalmadı...

O geldiğinde hayatıma...Sarsıntılı bir dönem yaşıyordum...Büyük değişiklikler yapmıştım hayatımda ve onlara adapte olmaya çalışıyordum...Ayakta kalma mücadelesi veriyordum...Kendimi kendime ve adeta tüm Dünya'ya kanıtlama çabası içindeydim...

Ve bunları yaşarken...Etrafa hissettirmemeye çalışsam da korkudan sinmiş bir hayvanın saldırganlığı vardı üzerimde...O dönemde girdi hayatıma...Sarıp sarmaladı beni...Hayatımın merkezi oluverdi...Çok aşık olduk birbirimize inkar edilemez...Kendimle olan hesaplarımı unutup,onunla olmaya kanalize olmuştum...

İşimi,evimi ailemi sahip olduğum herşeyi onun için ihmal eder olmuştum...Ama mutlu muydum...Evet çok mutluydum...Öyle çok gülüyorduk ki birlikte...Öyle çok eğleniyorduk...Birlikte girdiğimiz ortamlarda kendimizle birlikte herkesi neşelendiriyorduk...

Ama ikimizde hep birer alev topuyduk...Düştüğü yeri darmadağın edebilecek kadar...Keskin bıçaktı ikimizinde karakteri...Öyle çok zorladık ki birbirimizi...Sınırlarımızı...Hatalar yaptık...Bedel ödettik...Hırpalandık...İlişkimizi hırpaladık...Ve sonra toparlanamadık...

Neticede bir gün bitti...

Öyle üstüste gelmişti ki herşey...Cake Make'imi kaybetmiştim...Evimi değiştirmiştim...Yeni bir işe girmiştim...Arabamı satmıştım...Babamın kanser olduğunu öğrenmiştim...Ve o gitmişti...

Yaşadığım acıyı bugün bile hatırlıyorum...3 ay sürdü...3 ay ne yediğimi ne yaptığımı ne uyuduğumu ne uyandığımı bilmeden yaşadım...Kendimi işime verip...Gece yarılarına kadar çalıştım...Sırf biraz unutabilmek için...Gece yarısı eve geldim...Hiç içmediğim kadar içki ve sigara içtim...3 ayda 12 kg verdim...

Sabahları onun yokluğuna uyanmak...Midemde kramplara sebep oldu...Her sabah midemde korkunç ağrılarla uyandım...Yatağımda yatamadım...Koltukta ışığı televizyonu kapamadan uyudum...Uyumak denilirse ona...

Sonra günler geçti...Yavaş yavaş kramplar son buldu...Arkadaşlarımla tekrar görüşmeye başladım... Gülebildiğimi fark ettim...Ayrılığın sandığım kadar dramatik olmadığını hissettim...Beynimin benimle oyun oynadığını,aslında kendi kendime acı çektirmekten zevk aldığımı fark ettim...

Yaşadığım onca üzüntünün acısını bu aşk acısından çıkardığımı fark ettim...Kapattığım dükkanım,babamın hastalığı ve daha nicesi...

Ve öylece hayatıma kaldığım yerden,tek başıma devam etmeye karar verdim...Depresif halimden arınıp,eski neşeli günlerime geri döndüm...

Ve ardından şu an hayatımda ki en değerli adam'ı buldum...İyi ki de bulmuşum...İyi ki sevgiliye aşık olmuşum...

10 Ekim 2011 Pazartesi

Çünkü Dostlar Vuslat Pek Yakında...


Merhaba sevgili billog'um...

Hayatım her zaman ki gibi oldukça hızla ilerliyor...Pazartesi'ye uyanıp perşembeye uyuyorum adeta...O kadar hızlı işte...Aslında son zamanlarda bu hızdan da oldukça keyif almaya başladım...Geleceğe ait planlar yaptıkça geleceğe bir an önce yaklaşma niyetiyle yaklaşıyorum hızlı geçen günlere...Ve inanılmaz keyif alıyorum...Çocukluğumda ki gibi...Doğum günümü 6 ay önceden beklemeye koyulur...Günler geçtikçe içimi sonsuz bir mutluluk kaplardı...Şimdilerde hissettiğim tam da bu...

Ahh hayat...Bazen öyle yorucu öyle korkutucu oluyorsun ki...Bütün ümitlerimizi elimizden alıp,saklıyorsun adeta...Ama sonra hiç beklemediğimiz bir anda elimize kucağımıza yığıyorsun tüm hayallerimizi...Al işte diyorsun...Zamanı geldi...

29 yaşındayım ve bana sorsalar bunca yıldır ne öğrendin diye...17 yıllık eğitimin ardından,29 yıllık yaşanmışlığın ardından ne öğrendin dersen eğer...
Bildiğim tek gerçek...Sabretmek...
Hayatın bana öğrettiği en büyük deneyim budur aslında...Sabretmek gerek...İster Yaratan de ister Evren de ister Kader de...Zamanı geldiğinde sana verecek dilediğini...Gönlünde yatanı...Ama zamanı geldiğinde...Sabret...

İnsan sabretmeyi öğrendiğinde büyümeye başlıyor,sabretmeyi öğrendiğinde olgunlaşıyor...

Şimdilerde yüzüm gülüyor gerçekten...Söylenmiyorum hızla geçen zamana...Çünkü dostlar vuslat pek yakında...

Sevgiliyle birlikte olmaya başlayalı 21.11.2011'de 2 yıl olacak...

Biz birbirimizi çok geç bulmuş bir çiftiz...Ama işte dedim ya sabretmek gerek diye...Belki acılar çekmek...Katıla katıla ağlamak gerek...Gün gelecek ve sana çektiğin tüm sıkıntıları unutturacak ödülün emin ol gelecek...

Sevgiliyle tanışma hikayemiz oldukça ilginç aslında...Aynı lisede okumuş iki kişiyiz biz...Küçücük bir kolej...Herkes birbirini tanır normalde...Ama biz aynı dönemlerde okumuş olmamıza rağmen hiç tanışmamış, birbirimizi hiç farketmemişiz o günlerde...Lise mezuniyetinden 9 yıl sonra okulumuzun mezunlar derneği sayesinde bulduk birbirimizi...Aynı mahallede oturmuşuz...Aynı kişilerle dost olmuşuz...Ama birbirimizi yıllar sonra bulmuşuz...

Sevgiliyi baya bir uğraştırmıştım...Buluşmaya ikna etmek için 9 ay uğraştı...Sabretti...Ve bir akşam iş çıkışı kahve içmeye ikna etti beni...

Hayatta asla yapmam dediği olmamalı insanın...İlk tanıştığım birinin arabasına ASLA binmem derdim ben...Sevgili ilk akşam evimden arabayla aldı beni,kahve içmeye giderken...Gerçi 9 ay süren konuşmalarımızın ardından ortak arkadaşlarımız olduğunu bildiğimden rahattı içim...Ailesini bile tanıyan dostlarım vardı...Bindim arabasına...Gittik Cadde'ye...

Gündüz günlük güneşlik bir kasım günü yaşamış olan biz,buluşur buluşmaz başlayan yağmurla oldukça eğlenmiştik aslında...Bir saatliğine kahve içmeye çıktığım adamla...Bira içer ve gecenin 1:00'ne kadar sohbet ederken buldum kendimi...

Tavla oynamıştık ilk...Farkla yenilince...Şaşırmıştı...Nasıl bi kızsın sen demişti...Böyle tavla oynamayı nerede öğrendin ...Oynadığım kağıt oyunlarının çoğunu o duymamıştı bile...Pes 2009 da ki şampiyonluklarımı duydu...Şaşırdı...Futbol'u onun kadar iyi yorumladığımı farketti...Şaşırdı...Saatlerce yeri geldi erkek erkeğe yeri geldi kız kıza sohbet ederken bulduk birbirimizi...

Evlenip ayrıldığımı bilmiyordu buluşana kadar...Her tanıştığıma aslında ben evlenip boşandım demek pek hoş gelmiyordu gözüme...O gece öğrendi...Beklemediğim kadar anlayışlı çıktı...Hiç şaşırmadı...Başkalarının aksine...Bu kadar genç yaşta nasıl olur demedi...Yargılamadı...

Çok keyifli bir akşam geçirdik birlikte...Beni eve bıraktı...Sonra mesajlaşmalar başladı...İki gün sonra tekrar buluştuk...Maç izledik...Tavla oynadık...Yemeğine...Tekrar buluşmak için yemeği sonraki buluşmamıza yazdık...Mesajlaştık...10 defa buluştuk...Ama sevgili daha önce hayatıma girmek isteyen erkeklerin aksine...Hep ölçülü davrandı...Cadde'de tavla oynarken...Bar'da eğlenmesine oynadık...O kazandı...Gece 12'de hadi şimdi gidelim dedi...Tam benim gibi...Her an herşeyi yapmaya hazır...Üşenmez...Sıkılmaz...Mızıkçılık yapmaz...Her gittiği yerden keyif almasını bilir...Birlikte Taksim'e gittik...Line'a...

O kalabalıkta bile sarılmaya,dokunmaya çalışmadı...Diğerlerinin aksine...Kalabalıkta hep beni kolladı ama...Sağıma geç soluma geç...Öyle kibar...Öyle düşünceli ve öyle ölçülü...Hatta öyle ki...Çıkmaya başlamadan önceki son buluşmamızda yine Line'a gitmiştik...Hafta içi...Üniversite'den arkadaşları sahne alacaktı...Gittik...Her gittiğimde tıklım tıklım olan Line o gün bomboştu...Arkadaşları ve biz vardık sadece...Bütün gece arkadaşları bize çaldı...Birlikte dans ettik...Söyledik...O gece o kadar çok istedim ki bana sarılmasını...Sarılmadı :))Yine öyle eğlendik,güldük,çok mutlu olduk...Beni eve bıraktı...Yalnız yaşadığımı bildiği halde bir defa bile evime gelmek istemedi...İma etmedi...

O hafta sonu buluştuk tekrar...Sevgili koyu bir Beşiktaş'lı bense Fenerbahçe'li hemde en fanatiğinden... Derbi'yi izledik birlikte...Fenerbahçe-Beşiktaş derbisini...21.11.2009 tarihinde...İddia'ya girdik...Yenilen diğer takımın formasını giyip...Cadde'de yürüyecekti baştan sona...O gece arkadaşlarımızda vardı...Benim arkadaşlarım ve onun arkadaşları...O gece Üstün sordu bir anda...Şimdi siz çıkıyor musunuz diye :))

Sevgili güldü bir anda...Güldük...Soruyu savuşturduk...Maç bitti...Fenerbahçe yenildi...

Beni eve bıraktı sevgili...Yolda bu kez kendi sordu...Biz çıkıyor muyuz şimdi dedi...Kimbilir dedim...Güldüm...Güldü...Güldük...

Eve bıraktı ve bir mesaj geldi..."Senden çok hoşlanıyorum"

Dizlerim titredi adeta...Telefonu düşürdüm elimden...Yeni yetme kızlar gibi kıpkırmızı oldu yanaklarım...Yüzüme bir gülücük oturdu...O günden beri benimle birlikte o gülücük...Sevgiliyi her gördüğümde,her düşündüğümde olduğu gibi...

Cevap yazdım...Şu an çok net hatırlamasam da...Şöyleydi galiba...Senden başka kimseye günde 100 defa mesaj atmadığımı göz önünde bulundururdam sanırım bende senden hoşlanıyorum... :)))Ve o gece başladı herşey...

Hoşlandık...Sevdik...Aşık olduk...

21.11.2009 da başladık birlikte olmaya...14.02.2010'da evlenme teklif etti...06.03.2010'de sözlendik... 25.09.2010'de nişanlandık...

Ve şimdi mutlu sona kavuşmayı bekliyoruz...Dedim ya...Sabrediyoruz...Yakındır vuslatımız...

9 Ekim 2011 Pazar

sevgili bilog...

Iste yine telefondan yazdigim bir gonderi ile karsindayim...su an gecenin 2 si ve ben Bayrampasa'da daha once hic gelmedigim ve gelmek istemeyecegim bi yerde sevgilinin isi icin  bulunmaktayim...gecenin 2 si ve biz sevgiliyle atolyede hazirlanmis mallari teslim almaya geldik...sanirim ask boyle bisey iste su an reina da sortie de olmak yerine bayrampasa da sanayinin icinde izbe bir yerde olmak sirf ona yakin olmak,onuunla birlikte olmak icin...

Ve onun yaptigida sirf bir an once islerini duzeltip evlenebilmemiz icin haftanin 7 gunu durmaksizin calismak...

30 Eylül 2011 Cuma

Isınamama Mevsimim Hoşgeldin!


Isınamama mevsimim hoşgeldin!

Yaz bitiyor yavaş yavaş...Sonbahar rüzgarları hissettirmeye başladı kendini iyice...Son bir haftadır gece yatağıma yattığımda ürperip,sımsıkı sarılıyorum yorganıma...
Isınamıyorum bir türlü...Çünkü yazlık elbiselerimi,yazlık pijamalarımı giymekte ısrar ediyorum inatla...Sanki ben hırka giymezsem kış gelmeyecekmiş gibi...

Çok özeniyorum böyle her durumda mutlu olabilme becerisine sahip olan insanlara...Pollyanna gibi yaşayabilen insanlar var...Biliyorum...
Ama ben bir türlü beceremiyorum...

Ben cuma gününden pazartesi sendromu yaşayabilecek kadar zindan edebiliyorum kendime hayatı...
Ya da senelik iznime çıkmadan biteceği stresine kapılıveriyorum...

Mevsim geçişleri de aynı ızdırap bana işte...Daha mayıs ayında güneş yüzünü yeni yeni gösterirken ben kasım ayı gelecek diye telaşa kapılıyor,bütün yaz yapılmak üzere binbir planlar kurup,yapamadıklarıma üzülüyorum...

Bu yaz açıkhava konserine gidecektim güya...Gidemedim...

İstanbul'un en sevdiğim yeri Büyük Ada'ya gidecek,şöyle keyifle sahilde midye yiyip,buz gibi bira içecektim martılarla birlikte,sonra şöyle bi küçük tur atacaktım Ada'nın en yakışıklı atlarıyla...Yapamadım...

Asmalımescit'e gidip arkadaşlarla içip,sohbet edecektim...Edemedim...

Yapamadığım planlar silsilesi ile geçti koca yaz...

Bütün yaz hafta içi Bağdat Caddesi hafta sonları yazlık tatiliyle geçti...

Yazlık tatili dediğinde tatil olmaktan çıkmış bir durumdur elbette...O havuz o sahil hep orada olduğundan, üşenir havuza bile inmezsin,bahçede balkonda geçer bütün günün...miskin miskin...Dur şunu yapalım ineriz,dur öğlen yemek yiyelim ineriz,dur yan komşular geldi ineriz,dur öyle dur böyle derken bir bakarsın pazar akşamı oluvermiş bile...Kendini yolda buluverirsin...

Bu yaz içime sinen tek eylemim,dilediğim kadar çok kitap okumam oldu...Her biri de ayrı ayrı etkiledi beni...
Bir de çok keyifli Cunda tatili...
Şimdi üşüdükçe...kendimi o sahilde güneşlenirken hayal edip biraz olsun ısınmaya çalışıyorum...beyin gücümle...

Hadi çarçabuk geçsin kış...Çok üşütmesin beni...Güneş ısıtmasada göstersin kendini...

29 Eylül 2011 Perşembe

Durum Bildirimi...




Yorumlarda çok soruluyor...Keyfin mi yok senin diye...Keyifsiz yazmışsın diye...

Dedim bir durum bildirimi yapayım ben iyisimi...

Keyfim yerinde...Herşey yolunda gidiyor çok şükür...

Babam hastaneden çıktı,evde bir buçuk ay kadar karantinada kaldı...Bağışıklık sistemi ve kan değerleri olması gereken duruma yaklaştı ve şimdi artık bizimle birlikte...Maskesiyle dışarı çıkabiliyor...Ona hala sarılamıyoruz yalnızca ensesinden öpebiliyoruz ya da ellerinden kollarından ama neticede ona dokunabiliyor...Hissedebiliyoruz...Çok şükür...

Morali çok yerinde...Allah bozmasın...Bu moral ve metaneti sayesinde atlatacak inşallah bu hastalığı...O her durumda mutlu olmayı becerebilen biri,kızı ona çekememiş de olsa...

Anneciğimde evinde çok mutlu o da babamla birlikte bir buçuk ay evde kapalı da kalsa neticede evinde işte...

Sevgiliyle aramız maşallah çok iyi...İşleri çok yoğun olduğu için çok kısıtlı görüşebiliyoruz...Ama beni 5 dk için bile her gün görmeye gelmesi çok mutlu ediyor beni...Gecenin ikisinde işten gelip,bana kapıdan uğrayıp,şöyle sıkı sıkı sarılıp gidiyor eve...Yerim onu ben :)

Hafta sonları acısını çıkarıyoruz işte...

Sevgili'nin ablası ve yeğeni İstanbul'da...Arda kuzumuz 7. ayında ve çoook şeker şu anda...Herşeye gülen...Herkesi seven...Çok sempatik bir bebek...Onunla oynamak dünyanın en keyifli şeyi kesinlikle...Bütün gün elimde balonla ona maymunluklar yapacak kadar çok seviyorum onu...

Geçen cumartesi Arda kuzumuzu annesinin,dayısının ve yengesinin büyüdüğü Bağdat Caddesi'ne götürdük...Arda Bey'de pek sevdi...Hele Jerfi'nin bahçesinde çok keyiflendi...7 aylık bir bebeğin kahkahası şu hayatta işitilebilecek en keyifli ses kesinlikle...

Ama Robert's Cafe 'de ki halimiz gerçekten görülmeye değerdi...Tam 4 masa değiştirdik Arda Bey yüzünden...7 aylık 10 kiloluk bir canlı koca insanları nasıl parmağında oynatıyor...Şaşılacak şey...İlk masanın yanında Black içen birileri vardı,dumanı kokusu beni bile çok rahatsız etti,Arda'nın huysuzlanması çok normal...İkinci masada bebek arabası,mama sandalyesi derken biz geçişi engelledik...Kalkmak zorunda kaldık...Üçüncü masada tam çok mutluyken Arda'nın uykusu geldi...Huysuzlandı...Büyük çabalar sonucu kendisini uyuttuk...Ve dördüncu masamıza teşrif ettik...Dördüncü mekanımız bahçenin sonunda ki oturma grubuydu...Baya baya yerleştik oraya...

Pazar günü sevgili'nin işyerine gittik...Sevgili tekstilci...Sezonları açıldı ya...Sabah akşam gece pazar demeden çalışıyorlar...Öyle ki bizde çalışanlara yardıma gittik...Ben etiketleri hazırladım...Hani o aldığımız kıyafetlerde bir savurma hareketiyle söküp attığımız etiketler var ya...işte onlar...Onları hazırlamak bile ne emekmiş...Yaşadım gördüm...

Büyük patron olarak =) gidip olaya el koydum...Sistemi kurdum...Bir grup makinelerde dikiyor,dikilip kontrol edilenler ütüye gidiyor...Ütüden çıkan mallar önce bana geliyor...Ben hazırladığım etiketleri takıyorum...Sonra ben katlaması için bir başkasına veriyorum ve en son katlanan model barkodlanıp,paketlenmek üzere sevgilimin ellerine ulaşıyor...

Modelleri çok beğendim...Sevgili , Rus'lara mal yaptığından bu zamana kadar yaptığı tüm modeller bende kaçıp uzaklaşma isteği yaratmıştı...O kadar allı pullu ki Rus'ların istediği modeller...İnsanın gözünü alıyor resmen...Her yerde taş,incik,boncuk...Tüm modeller daracık...Bana Small diye getirdiği bluzlere neredeyse kafam zor sığıyor...İnce millet vesselam...Ama bu son modellerin kalıpları da çok güzeldi kesinlikle...Sevgilinin tasarımcısını tebrik ettim bol bol...


Benim işe gelince...İş yeri her zaman ki gibi...Bazen çok sıkıcı bazen çok keyifli...Keyfim olursa bütün günü havuz başında onunla bununla sohbet ederek geçiriyorum,keyfim yoksa ofisimde odama kapanıp,kendimi işe veriyorum...

İşte böyle sevgili dostlar...
Kısa bir durum değerlendirmesinden sonra...Söyleyebilirim ki...
Hayat güzel gidiyor...Çok şükür...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Lüksler Mimi...

Hayat aynı hızla devam ediyor hala...

Ne yaptığımı bilemez bir halde...Robot misali hergün aynı eylemler...Uyan,duşa gir,giyin,makyaj yap işe git...Bütün bir gün boyunca iş yerinde vakit geçirmeye çabala...Vakit geçsin diye olur olmaz işler yarat...Akşam olunca eve git...Yemek hazırla...Yemek ye...TV izle...uyu...

Çocukken hayalini kurduğum hayat bu değildi elbette...Bende her çocuk gibi o yaşlarda büyük hayaller kuruyor...Her gece büyüyeceğim güne biraz daha yaklaşma hevesiyle uyuyordum...

Büyümek o zaman...Benim için en büyük amaçtı belki de...Karar alma...Bağımsız olma hakkına erişmekti...Büyümek...
Kurallarını kendimin belirleyeceği bir hayat yaşayacağımı sanıyordum elbette...O zamanlar hayatın kendine has kuralları olduğundan bihaber...

Mecburiyetlerle geçiyor bir insanın ömrü...Çocukluğu ailesinin yarattığı mecburi eylemler eşliğinde...Büyüdükçe okulun ve eğitim hayatının yarattığı zorunluluklar...Sonrasında geçinmek için kabul ettiğimiz zorunluluklar...

Aykırı olmak...İmkansız kadar zor...Olabilen cesur insanlar elbette var...Ama onlar ve hayatları benim için çoğu zaman ütopik...

Çünkü hem dilediğimce bir hayat yaşayabilmek için gereksinim duyduğum  mali ihtiyaçlar var,hemde kimseye minnet etmeyecek bir karakter...

Büyük bir çelişki gibi görünsede aslında sonu belli bir seçim...Eğer maddi durumunun iyi olmasını istiyorsan,eğer kimseden bir kuruş almam ben diyorsan...Hayalini kurduğun o kendi kurallarınla yaşam hakkını çoktan işvereninin eline sunmuş bulunuyorsun...

Yine hayatında senin yerine sana biçilmiş bir kimlik içine giriveriyorsun...

Sevgili emel tam da bunları düşündüğüm bir anda sormuş;  "Görünen o ki şu zamanda hayat kimseye öyle lüksler tanımıyo....Sahi sizin en büyük lüksünüz nedir?? Benim mi??" diye
Düşündüm uzun uzun kendime biçtiğim bu hayatta,mecburiyetlerimin dışında bu da benim hayatım, yapacağım dediğim,kendime tanıdığım lüks nedir acaba diye...

Sanırım kendim için tanıdığım en büyük lüks üniversite'ye başladığımdan beri ailemden ayrı yaşıyor olmam...Henüz çocukluk yıllarımda aldığım bir karardı...Ve uygulamaya geçirebildiğim nadir hayallerimden biridir...Yalnız yaşamak...

Yapı meselesi olabilir bu...kimileri için sıkıcı görünebilir...Ama benim için nefes almak kadar değerlidir...Akşam evimle başbaşa kalmak...Evin sessizliğini dinlemek en büyük terapilerimdendir...Kendimle kalmaya ihtiyaç duyan bir ikizler burcuyum ben...Belki içimdeki kalabalık yüzündendir...Evimde yalnız kalma isteğim...Kim bilir?

Diğer lükslerimden biri...Bir çok kişi için,özellikle annem ve ailem için fuzuli masrafların başında gelen taksi kullanma özelliğimdir...Toplu taşıma araçlarını kullanmaktan hoşlanmadığım için,geçen yıla kadar kendi aracımın da olması ve o rahatlığa fazlasıyla alışmamdan kaynaklı oluşan, taksi kullanım alışkanlığım vardır ki bu lüksüm zaman zaman bana ayda 1000-1500 liraya mal olabiliyor...

Kitap ve DVD arşivim en kıymetli lükslerimden biridir kesinlikle...Evimin her yanı kitap ve dvd dolmuş olsa bile birini dahi birine vermeye kıyamacak kadar kıymetlidir hemde...

Sevgiliyle birlikte olduğumuz her an,tamamen ona adanmış olduğundan kesinlikle o da lükslerimden biridir...

Ve tabii bir de sabah uykularım,her sabah saat 9'a kadar uyumam en büyük lüskümdür kesinlikle...bu zamana kadar çalıştığım her iş yerine bu şartımı kabul ettirebilmiş ,mesai saatimi saat 10:00 'da başlatmışımdır... Şanslıyım sanırım...

İşte aklıma gelenler bunlar ilk etapta...

Kalıplarla yaşıyor olsak da...İnsanız ne de olsa...Bazı zamanlar egolarımızın elinde kalmış birer oyuncak...

17 Eylül 2011 Cumartesi

...

Olsun istersin…
Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin. ...
Aşktır ; değer verirsin ödün verirsin sevgiden de öte saygı gösterirsin olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın ne anlattığını anlayabilmiş (?) ne de çözüm için bi’şeyler yapma gayretinde.
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa olmuyordur!


Zorlamayacaksın...

demiş Can Baba...

Ne de güzel söylemiş...Aşk iki kalbin durmaksızın savaşması aslında...Sandığımız kadar naif değil ne yazık ki...Acısız olmuyor...Acısız yaşanmıyor...Bence hiç acı çekmedim diyen insan hiç aşık olmamıştır...

İnsan hayatı boyunca hiçbirşey biriktiremediyse bile farkında olmadan bir sürü hayal kırıklığı biriktiriyor avucunun içinde...
Hayal kırıklıklarına ağlıyor aslında birisi çekip gittiğinde...

13 Eylül 2011 Salı

Büyümek Evlenmektir Belki de...


Büyümek; Yıllar önce sana balkondan domates atan o haşarı erkek çocuğunun yanında dünyalar güzeli bir kızla elele nikah memuruna EVET deyişine tanık olmaktır...

Hafta sonu iki düğün vardı...İki erkeğin düğünü...

Biri doğduğu günden beri tanıdığım...Aynı beşiklerde sallandığım...Aramızda 40 gün olan Batuhan'ın düğünüydü...
Birlikte büyüdük ilk ergenlik yıllarına kadar...Sonra farklı ortamlar, farklı arkadaşlar girince hayatımıza kopuverdik beşik arkadaşımla...Aile ziyaretlerinde hep yahu bir görüşemedik gitti ile başlayan pişmanlık dolu cümleler kurduk onlarca defa...Ama işte düğününe kadar da gerçekten hiç görüşemedik...

İnsan tulumuyla hatırladığı birini damatlık içinde görünce büyümüşüz demekten alıkoyamıyor kendini...

Batuhan'ın annesi annemin en yakın arkadaşı...Sema Teyze...Eşlerinin ismi aynı...40 gün arayla tanışmışlar eşleriyle...40 gün arayla evlenmişler...40 gün arayla ilk çocuklarını kucaklarına almışlar...40 gün arayla eşlerinin kanser olduğu haberini aldılar...Ama Metin amca erken veda etti...Sema Teyzeye...

Onları hatırlıyorum da...

Biz küçüktük...Onlar çok gençti...Henüz 25 yaşlarındaydılar biz 5 yaşındayken...Biz Batuhan'la ortalıkta koşuşturup oynerken,onlarda kendi aralarında oyunlar oynardı...İsim şehir oynarlardı...Kavga eder,kapışırlardı...Babam olmayan hayvanlar ve olmayan ülkeler sıralardı...Onlar itiraz ederdi...Ama sonunda hep babam puanı kapardı...
Sonra askerdeyken babamların annemlere gönderdiği aşk mektuplarını açar okurlardı...Kıkırdarlardı...
Erkekler maç izlerdi...Annemle Sema teyze kendilerine makyaj denemeleri yaparlardı...Yeniyetme kız çocukları gibi takıp takıştırır...Birlikte kıkırdarlardı...

O zamanlar durumları iyi değildi bu kadar...Ama hiç olmadıkları kadar mutlulardı...Herşeyden önemlisi umutlulardı...

Gerçek bir aşkla birbirlerine bağlılardı...Öyle ki annem bana hamileyken çöp şiş aşerip,lavaşın içine zeytin kekik pul biber ekleyip,çöp şiş niyetine yiyecek kadar aşıklardı...

Biz de çocuktuk...Onlar da...
Biz de mutluyduk...Onlar da...

Diğer düğün sahibi...Benim çocukluğumun geçtiği...Karanfil Sokak'tan arkadaşım...5 yaşımda tanışmıştım onunla...O zamanlar 5 yaşındaki çocuklar oyun gruplarında,anaokullarında değil,apartmanlarının bahçelerinde oynarlardı...Doyasıya...

Bir öğretmen eşlik etmez...Kendileri tanışır,kaynaşır,oyunlar yaratır,kendileri düşer yine kendileri kalkarlardı...

5 yaşımdan bu yana...Aynı mahallenin çocuklarıyız biz...Çoğumuz oradan taşınmış olsak da...Hala bizim mahalle deriz o eski sokak ağzıyla...

Başka mahalleden gelen çocukları döverdik hepbirlikte...Aynı alanda kızlı erkekli maç yapardık...Tilki Tilki saatin kaç oynardık...Kaşıntı tozu yapar...Savaşırdık...Bisikletlerimizle yakalamaç oynardık...Sonra kukalı saklambaç elbette...Renkli istop vardı bir de,istop'un stop'tan geldiğini bile bilmezdik o kadar küçüktük işte...
Ortada sıçan oynardık...Bahçede ki çardağı uzay gemisi sanıp,uzaylılarla savaşırdık...Yaralanırdık...Her yaz tatili birimizden biri hastaneye kaldırılır,ya dikişiyle ya alçısıyla aramıza döner...O yazın en fiyakalı çocuğu olurdu...
Misket oynardık...Mızıkçılık yapardık...Kaybettiğimiz bir misket uğruna saatlerce oturur ağlardık...Balkonlarımızdan birbirimize domates atardık...

İşte o çocuklar büyüdü şimdi...O zamanlar Tarkan mı ünlü olacak Tayun mu diye tartıştığımız,çizgi film karakterleri uğruna birbirimize girdiğimiz...Kimimiz Donatello'cu kimimiz Leonardo'cu lar şimdi oturup,çoluk çocuk sahibi olmaktan konuşuyoruz...
Şimdi birbirimizin düğünlerine şahit oluyoruz...Birbirimizi gelinlikle görüp,damatlıkla selamlıyoruz...

İşte böyle her geçen gün Büyüyoruz...

8 Eylül 2011 Perşembe

İskender...Elif Şafak...


Bazı kitapları okuyup bitirdiğimde...Kitabın kapağını yüreğimde sakladığım bir sırrı korumak istercesine kaparım...Narin ve kırılgandır bazı hikayeler...

Kendime gelmem saatler hatta belki günler alır...Kitabı bitirmek; çok sevdiğim insanları, hikayeleriyle birlikte ardımda bırakmışım hissi yaratır...
Sanki onlar bensiz yapamayacaklarmış gibi...Onları yüzüstü terketmişim gibi...Ağır bir sorumluluk oturur omuzlarıma tüm ağırlığıyla...

Şimdi o ne yapacak diyorum yine...

Oturduğum koltukta huzursuzca kıpırdanıyorum, bilgisayarla oyalanmayı deniyorum...Birbirinden alakasız onlarca site dolaşıyorum...Sırf biraz olsun kafamı dağıtabilmek adına...Olmuyor...

Hani tamam seviyorum başkalarının dertleriyle dertlenmeyi,kederlerini derinden hissetmeyi,paylaşmayı seviyorum sevmesine de...O bir roman karakteri işte...Bir kurgu...Bir hayal...

Neden üzülüyorsun ki bu kadar?

İskender'i düşünüyorum bugün de...Elif Şafak'ın İskerder'ini elbette...Pembe'nin sultanı, ilkgözağrısı İskender'ini...Yunus'la Esmanın abisi...Kate'in çocuğunun babası...

Kendime yakın hissedişim, törpülemeye çalıştığı hoyratlığındandır belki de...

ps. okumayı yazmayı seven,kelimelere aşık,içini yazarak dökmeyi becerebilen tüm blogger dostlarıma tavsiye ederim şiddetle...Elif Şafak İskender'i ...

6 Eylül 2011 Salı

Anneannemdir çocukluğum benim...


Dün gece rüyamda...

Çocukluğumu gördüm yine...Son günlerde sık sık benzer rüyaları görmekteyim...Geçmişe olan özlemimden mi kaynaklanıyor...Büyümenin vermiş olduğu yorgunluğu rüyalarımda bir nebze olsun unutmak istediğimden mi bilinmez...Ama kendimi o küçücük kız halimle gördüğümde hep aynı temizlik hissiyatı ve sonsuz bir huzur doluyor içime...
Tertemiz hiç kötülük bilmeyen...
Ne kimseye kötülük yapmış ne de kimseden kötülük görmüş minicik bir kız çocuğu...Minicik eteği üzerinde oradan oraya hiç yorulmadan koşuşturan...
Çocukluğumu düşündüğümde ağladığımı hatırlamıyorum hiç...
Küçük şımarıklıklar dışında...Canımı acıtan,üzüp kıran tek bir şey bile hatırlamıyorum...
Güzel bir çocukluk geçirmişim belli ki...

İlk çocuk,ilk torun,ilk yeğen olmanın yarattığı şanstır belki de...

29 yaşıma geldim hala tüm aile bireyleri beni ilkgözağrım diye sever...Şanslıyım o konuda...Teyzem ve dayım kendi çocukları olmasına rağmen onların yanında bile benim yerimin ayrı olduğunu söylemekten çekinmez...
Hatta geçenlerde dayım anneanneme sitem etmiş benimle ilgili...Aramıyor sormuyor diye,kendi kızım aramasa bu kadar üzülmem ama çenebaz başka diyormuş...Ne dese haklı günün koşuşturması içinde ihmal ediyorum onları,biliyorum bir gün çok pişman olacağım...Keşkelerle dolu bir sürü cümle kuracağım...Ama napalım...Hayatın düzeni böyle sanırım...
Küçüklüğüm annemin tarafına daha yakın geçti belki bir çok çocuğun olduğu gibi...Hayatım anneannem,dedem,teyzem ve dayım üzerine kuruluydu...Öyle ki annemlerle kalmaktan daha çok severdim anneannemde kalmayı,dedemle anneannemin koynunda uyumayı...Hatta anneannemin kızı olduğuma inanırdım herkesi de inandırmaya çalışırdım...Anneannem doğurdu beni diye :))

Ne de olsa anne otoriter,o evde kurallar var...

Mesela annem kesinlikle ayağında sallamamış beni uyutmak için,alıştırma dermiş anneanneme'de...Ama anneanne kıyabilir mi...Bıkmadan usanmadan sallardı...Uyumayacağımı bile bile...Sırf ben seviyorum diye...Söyleme anneye...Sırrımız derdi...
Sonra annemlerde kesinlikle anne ve babayla birlikte uyunmazdı,herkes kendi yatağında yatacaktı...Geceleri kabus görürsem eğer, annem başucuma gelir,sabaha kadar elimi tutardı sandalye tepesinde ama asla ne beni yanına alırdı ne de kendi yanıma yatardı...
İlkokula başlayana kadar mutlaka öğle uykusuna yatılacaktı,akşam saat sekizde yatakta olunacak,yarım saat masal dinleyip uyunacaktı...
Her istediğimde kucağa alınmayacak...
İstediğim kıyafetle uyunmayacak...
Abur cubur yenmeyecek...
Kola kesinlikle içilmeyecek...
Her gün mutlaka bir öğün sebze yenilecekti...

Kurallar listesi uzar gider böyle...

Ama anneannemler öyle miydi?

Ne istesem cümlemin sonu gelmeden yapılmış olurdu...Uyku gözümden aksada eğer uyumak istemiyorsam zorla uyutulmazdım,dayımın kucağında yatar saatlerce sırtımı kaşıtırdım...Teyzemle odasına girer,istediğim her ayakkabısını,elbisesini,aksesuarını takar takıştırır sonra oyunlar oynardık...Anneannemle bütün evi bisküvi kırıntısı yapmam,bütün elbiselerim ve ağzım burnumu çikolataya bulamam pahasına mozaik pasta yapardık...Sevmediğim bir yemek olduğunda asker emeklisi dedem(ki kendisi çocuklarına yemedikleri bir yemek olduğunda 1 hafta zorla her akşam onu yedirirmiş) 'in tek göz hareketiyle kalkılır benim için yeni yemek yapılırdı...Sabah kahvaltılarında anneannem erkenden kalkar sosyete tabiriyle waffle annemin tabiriyle krep ama anneannemin tabiriyle akıtma yapardı...Ne çok severdim...İçine reçel sürüp yemeyi...En sevdiğim kahvaltıydı...
Sonra anneannemle ne çok gezerdik biz...Bostancı'da otururlardı hala da o evde otururlar...Benim doğup büyüdüğüm evde...Şu dünya'da benim için en değerli EV'de...Birlikte atlardık vapura kah adalara kah avrupa yakasına gezer dururduk birlikte...Ne çok eğlenirdik onunla...

Bütün çocukluk resimlerimde anneannemin kucağında,burnumu gıdısına sokmuş...Onu koklar vaziyetteyim...Hayatta özlediğim tek koku anneannemin kokusudur...Ve özlemeyi bildiğim tek kişi anneannemdir...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Şanslıyız Vesselam...



Merhaba sevgili bilog...

Çok güzel dolu dolu 9 günlük bir tatilden sonra,işte bugün işbaşı yapmış bulunmaktayım...İtiraf etmeliyim ki o harika tatilden sonra;işyerinde odam,masam,bilgisayarım hiçbişey sevimli gelmedi gözüme...Aklım hala bıraktğım evimde...

Cumartesi günü dört arkadaş Ayvalık'a gittik...Çok eğlenceli bir yolculuk geçirdik...Bol kahkaha...Bol muhabbet eşliğinde...Yol da her gördüğümüz yerde durup yemek yedik ,çay içtik,fotoğraf çektirdik...
Hele Balıkersir taraflarında bir yerde bir sac kavurma yedik ki...Hmm tadı hala damağımda...Domateslerin lezzeti ve kokusu unutulur gibi değildi...

Dura oyalana 9 saatlik bir yolculuktan sonra Ayvalık Sarımsaklı'ya ulaşabildik sonunda...Cıvıl cıvıl insanlar...Pırıl pırı bir deniz...Ve mis gibi bir koku...

Tuttuğumuz apart dairede gayet keyifli 5 gün geçirdik...Cunda'ya , Şeytan Sofrasına ve daha bir sürü yere gittik...Hepsinde çok eğlendik...

Kendi sahilimizde güneşlendiğimiz günlerde ki bu topu topu 2 gündü zaten onun dışında hep gezdik...Deniz bisikleti kiralayıp açıktan girdik denize...Sessiz sakin...Denizin ortasında kulağımıza gelen tek ses...Bizim seslerimiz...Sustuğumuz anlarda soluk alıp verişlerimizi dinleyecek kadar sessiz,sakin,huzur dolu...

Çocuklar gibi şen...Bisiklet'ten denize çeşit çeşit atlama deneyişleri...Balık atlamalar,Ters balık denemeleri, Bombalamalar...Her atlamanın tek bir ortak noktası var...Kahkalarla gülmek...Atlarken ve hatta sudayken bile...

Elimizde her daim iki koca çanta birinde kitaplar,havlular,telefonlar,sigaralar diğerinde tıka basa abur cuburlar,meşrubatlar...Her gittiğimiz yerde bizimle birlikteler...

Ayvalık'ın meşhur kavun içinde sakızlı dondurması var bir de...unutulmazların içinde...Çocuklar gibi döke saça akıta yalaya yediğimiz...Mis gibi sakız kokusunu içimize çekip,çocukluğumuza gittiğimiz...

Balkon sohbetlerimiz var...Kahkahalarımızın bütün oteli doldurduğu...Otel sakinlerinin gıptayla izlediği...Bazen sabahın ilk ışıklarına kadar süren...Ama hepsi neşeli hepsi eğlenceli...

Beylerin bize hazırladığı sabah kahvaltıları...

Güneşlenirken,sohbet ederken,kitap okurken hep bize eşlik eden müziklerimiz birde...Telefonlarımızdan dinlediğimiz...

Tekne turu var elbette...Belki de tatil boyunca en çok eğlendiğimiz...Bir gün içinde kapkara olduğumuz... Harika koylar... Mis gibi bir deniz...Teknenin arkasındaki kaydıraktan denize çığlıklar eşliğinde kayışlarımız,tekneden atlayışlarımız...Harcadığımız enerji karşılığında hakettiğimiz koskoca bir tepsi balık kocaman bir salata...

Cunda gecesi var birde...İnanılmaz kalabalıkda olsa...Yok mu o denizin kokusu...Rakı'nın anasonu...Balığın ve her türlü mezenin lezzeti...Ve rakı sofrasında edilen muhabbetin keyfi...
Sevgiliyle kaçamak öpüşmeler...dokunuşlar...kare kare fotoğraflar...

Öyle keyifli bir tatildi ki çok sevilen iki dost ve pek değerli sevgiliyle birlikte yapılan...Her anın her dakikanın tadının damağımda kaldığı...

Şanslıyız vesselam...

28 Ağustos 2011 Pazar

sevgili bilog...

Yine telefondan yaziyor senin bu ihmalkar yazarin...Bu sabah 7 itibari ile ciktik yola tatil maratonumuz basladi...Bursa'ya ogrencilik hayatimin gectigi ikinci memleketime dogru ilerliyoruz...sohbet etmedigimiz anlarda camdan disari bakip o gunleri hatirlamaya calisiyorum...O yillarda neler hissettigimi tekrar hatirlamayi ucundan kiyisindan da olsa tekrar hissetmeyi deniyorum...
Hatta ipodumdan ayni sarkilari dinliyorum...Her sarki gozumun onune baska baska kisileri,baska baska mekanlari ve hatta baska baska kokulari getiiriyor...
'Imisi hhala dun gibi kimisi kimisi ise slik birer ani seklinde...
Ama neticede hepsi benden hepsi benimle birlikte...

23 Ağustos 2011 Salı

Barıştık sonunda :)


Sonunda barıştık :) sevgili dostlar...

Küslüğümüz gibi barışmamızda sebepsiz ve ani oldu...Sevgilinin gülücük ve öpücük mesajları neticesinde dün barıştık...Barışma hediyesi olarak da parfümü kaptım =) Çok karlı çıktım bu işten :)

Aşk enteresan bir duygu...Aşık olduğu insana kızdığı kadar kimselere kızamıyor insan...Ve aşık olduğu insanın mutlu ettiği kadar da kimse mutlu edemiyor işte...

Dün küstük diye ben kız arkadaşlarımla program yapmış,sevgiliye akşam ben yokum kızlarla caddede olucam mesajı atmıştım...Gelen cevap sadece Ok. di...Belli ki kızmış...Belli ki planları altüst olmuştu sevgilinin...

Sonra işten çıkarken her zaman yaptığım gibi çıktım ben mesajı attım ama herzamankinin aksine cümlenin sonunda aşkım,hayatım ve hatta en azından canım bile eklemedim...Haa tabi bir de öpücüksüz bitirmiş...Mesajı göndermiştim...
Sonrasında gene sadece ok diye mesaj atar düşüncesiyle ; "ok diceksen hiç zahmet etme, demiş kadar oldun" diye bir mesaj attım...Karşılığında gülücük dolu bir mesaj geldi...Devamında işte seni bunun için çok seviyorum diye bir mesaj geldi(hala ne demek istediğini,ne için sevdiğini anlamış değilim ama neyse kurcalamamak lazım seviyo adam işte naapsın)...E tabi benim içimin yağları eridi mi...Eridi...Ama hemen yelkenler suya indirilir mi...Tabi ki indirilmez...Biraz süründürmek lazım di mi ama sevgiliyi...
Gülücükler yanlış geldi heralde diye gayet savuşturucu ama aynı zamanda mesajın sonuna iliştirilen küçük bir gülücük ile gayet sempatize edilmiş bir mesaj daha gönderdim...
Cevaben gelen mesaj üç tane öpücük...Ve beni affedersen eğer sana bir sürprizim var mesajı...
Cevaben gönderdiğim üç öpücüklü mesaj...Affettim bile demenin en sempatik yolu...

İşte böyle sebepsiz küsüp,sebepsiz barıştık sevgiliyle...

Akşam durur mu durmadı tabi...Geldi hemen yanımıza...İkimizde yeni barışmanın verdiği büyük keyifle...Gülüşmeler...Kıkırdamalar...Arada kaçamak öpüşmeler koklaşmalar...

Ve böylelikle bir mutlu son daha edindik hayatımıza...

Çok teşekkür ederim beni yorumlarıyla yalnız bırakmayan blog dostlarıma...İyi ki tanımışım sizi...
Sevgiler herbirinize kocaman teker teker ...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Hala küsüz :(


Kadın erkek ilişkileri...
Aslında öyle zor ki ve öyle de kolay...

Aynı dili konuşup,zaman zaman anlaşamadığınız insandır sevgiliniz...Ama aynı zamanda bazen de hiç konuşmadan anlaşabildiğiniz insan...

İncir çekirdeğini doldurmayacak bahanelerle kopabileceğiniz insandır sevgiliniz...Ama aynı zamanda o incir çekirdekleriyle birbirinizi sarıp sarmaladığınız insan...

En ufak sinirinizi çıkarabilecek ,nazı çekendir sevgiliniz...Ama aslında en kıyamadığınızdır da...

Dedim ya sevgiliyle küsüz cumartesiden beri...Sebep yok..Manasız...Bir anda bir kıvılcımın büyük bir patlayıcıya dönüşmesi sebep...Hayatın yıpratıcı sorumluluklarının...Ani patlamaları...Bir anda alevlenen iki sevgilinin birbirine söyledikleri...

Çok sık kavga eden,tartışan bir çift değiliz biz...Ama sinirlendiğimizde kontrol edilemeyen bir çiftiz maalesef...
Kinci değiliz ikimizde...Çabuk unutan çabuk sakinleşen bir çiftiz...Bu sebeble hiçbir küslüğümüz geceye taşınmamıştır hiç...

Ama bu sefer iki gündür küsüs işte...Koskoca bir pazar gününü yanyana koltukta aramızda bir yastık ile tek bir cümle kurmadan geçirdik...O uyurken kalktım ben,tek başıma yaptım kahvaltımı...Sonra o kalktı kendi hazırladı kendi yaptı kahvaltısını...Ben erken yediğim için erken acıktım kendim yedim yemeğimi...O da kendi...
Aynı evin içinde bambaşka bir hayat yaşadık sanki...İlk defa oldu...Enteresan...

Bu defa ne ben ve belli ki ne de o adım atmak istemedik barışmak için...

Bu sabah uyandığında öptü beni ,duş aldı giyindi hazırlandı işe giderken yine öptü...Uyuyor numarası yaptım...İçimden gözümü açıp sarılmak geldi...Ama kızgınlığım engelledi...

Sonra uyandım güzel bir mesaj geldi...Günaydın yazmakla yetindim...Seni seviyorum bile diyemedim... Kızgınlığım engelledi...

Neden geçmiyor peki kızgınlığım...Daha önce konuştuğumuz bir konunun tekrarlanmış olması mı sebep...

Yoksa sorun bende mi...

Daha önceki ilişkilerimde ki gibi...Heyecanım azalınca hissettiğim gitme ihtiyacı mı? Tahammülsüz yapım mı? Hoyrat tarafım mı? Bağımsız güdülerim mi?





21 Ağustos 2011 Pazar

kalbinizle beyniniz arasina kalin bir duvar orrun,ve olaylari birde oyle irdeleyin...arada ki fark nasil da korkutucu...

Bir pazar sabahi telefonumdan yazmaktayim bu gonderiyi... sevgili  iceride uyumakta,dun yine eften puften bi sebeble kavga ettik kusus...
Butun gece sirtsirta uyuduk...uyurken bile kustuk...
Ne enteresan...ilk defa...
Uzattik konuyu...



20 Ağustos 2011 Cumartesi

Blogger'lar N lerini seçiyor...


 Sevgili Bir ince ses bi seçim başlatmış dostlar ama bu bir yarışma değil. toplaşıp hepimiz blogger ın N'lerini seçiyoruz....herkes yazabilir mim gibide işleyebilir seçim size kalmış....

diyor sevgili emel...

ve onun seçim sonuçları şöyle;

En İyi Tasarıma Sahip Blogger : :S ben pek bu konulardan anlamasamda bence bir ince ses bu konuda gayet başarılı...

En Güncel Blogger : 

En Çok kendini anlatan blogger :uyumuycam

En Akıcı Yazan Blogger : Rose ve cennebaz

En Çok Güldüren Blogger : açık ara tuturella

 En Aşık Blogger : cennebaz :))

En Çok Eleştiren Blogger : Miyuki

En Çok Bilgilendiren Blogger : Deep

Her türlü soru, istek ve şikayetlerinizi birinceses@gmail.com adresine mail olarak atabilirsiniz. Ayrıca soru sormak için Formspring hesabımı, kısa yorumlarınız için de Twitter hesabımı kullanabilirsiniz. Mim ay sonuna kadar devam edecek ve bayramın ilk günü Blogger N'lerini seçmiş olacak. (Bu kısmı yazdığınız yazıların altına kopyalarsanız çok memnun olurum.)

     Evet benim en lerim bu kadar okuyan herkesi mimliyorum hadi bakalı parmaklar çalışssın seçelim N'leri :))

ve benimkilere gelince ;

En İyi Tasarıma Sahip Blogger :  ibeking tam da benim sevdiğim gibi olabildiğince nostaljik =)
En Güncel Blogger :  rosemary , CeYeKa , ılımlı fısıltılar

En Çok kendini anlatan blogger : uyumuycam , ribelll  , sadecebenemel , (ancak belirtmek isterim ki kendini anlatan blogları okumaktan daha çok keyif almaktayım ) 

En Akıcı Yazan Blogger : rosemary , melange

En Çok Güldüren Blogger : tink , tuturella , Mia

 En Aşık Blogger : Mia ve Ribelll

En Çok Eleştiren Blogger : sempatik eleştirmen tuturella

Bunu da ben ekliyorum;

Kelimerin hakkını veren blogger ; jargonlu hayatlar

Beni enlerine ekleyen tüm dostlara teşekkür eder, bende katılmak isteyen tüm blogger'ları bu keyifle seçime davet ederim a dostlar...

Sevgiler...Saygılar =))

17 Ağustos 2011 Çarşamba

İlahi Adalet



Susmak farz oldu yine!!!

Konuşacak bile güç bulamıyorum kendimde...
Bir tarafta annesinin koynundan alıp,üzerinde oyunlar oynadığınız vatan topraklarını emanet ettiğiniz, gencecik fidanlar....
Üzerlerine atılmış çamurlar neticesinde aylardır hapis yatan,bütün hayatlarını vatanlarına adamış subaylar...

Ve diğer tarafta gözümüzün içine baka baka uğruna milyonların kanı karışmış vatan topraklarını satanlar...

Diyecek söz bulamıyorum...
Bekliyorum yalnızca...
İnanıyorum çünkü...

Ne de olsa içine sızamadıkları  "İlahi adalet" var hala!!!

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir dost gelir alır götürür kara bulutları ardında yüzüne oturmuş kocaman bir gülücük bırakır...



Hayat üzerine uzun cümleler kurabilir insan...
Felsefi içerikli kitaplar bile yazabilir kendince...
Ama biz ne dersek diyelim...
Sonunda kuracağımız cümle...
Hayat böyle işte...

Evet hayat böyle...

Bu hafta sonu çok güldüm,çok eğlendim...
Babamın hala hastanede olduğunu bile bile...
Güldüm işte...

Neden...
Çünkü hayat böyle...

Uzaklardan çıktı geldi...
En zor günlerimizde elele verdiğimiz bir dost...
Yanında dünyalar tatlısı kızıyla...
Tink'imizle...

Biz onunla elele başladık yeni bir hayata...
Beklenmedik süprizleri aynı anda çıkardı hayat karşımıza...
Birbirimizi de yine bir sürprizle tanıştırmıştı oysa...
Hiç bilmediğimiz tanımlamalar getirdi hayat yanında,bizim yanımıza uğradığında...
Alışıverdik hemen onunla,baş ettik...
Başetmeye çalışırken de oldukça eğlendik...
Kimseleri umursamamayı birbirimize öğrettik...
Aramızda 11 yaş olsa da yine birlikte Line'da çığlık çığlığa şarkılar söyledik,dans ettik...

Madcon'dan  Beggin dedik...
Hem söyledik hem eğlendik...
Erkeklere kızdık saydık sevdik sövdük söylendik e yine eğlendik...

Sonra bir gün geldi...
Beni bırakıp gitti...
Ankaraya...
Veda etti İstanbul'a ama aklında kısacık bir ara...
İnsanlar şehirleri terkettiklerinde hayatları kökten değişmiyor bir anda...
Onu yaşadık...Öğrendik...
Aramızda km olsada her ağladığımda bir otobüsle hep yanıbaşımda...
Acil durum sinyali yetiyordu işte ona...
Birlikte olmaya...

Ama sonra sorumluluklar,işler güçler girdi araya...
Koskoca bir ayrılık beraberinde 1 yıl kadar...
Neden mi?Çünkü hayat böyle işte...

Ama 13 ağustos cumartesi günü geldi... 1 yıl sonra...

Ne bulduk karşımızda...
Değişmeyen tek şey hislermiş oysa...

Yine aynı sıcacık kucaklaşma,yine kıkırdamalar...
Hayatımıza eklediklerimiz ile beraber yine sıcacık sohbetler...
İyi ki geldi Ankara'dan...İyi ki beraberdik kısacıkda olsa...

Ve bu hafta sonu iyi ki gülüştük öylesine doya doya...





11 Ağustos 2011 Perşembe

Bazı şarkılar



bazı şarkılar hal-i ruhiyet nasıl olursa olsun...Gülümsetir insanı...Bu da öyle bir şarkı...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Bağnazlık...



Farkettim de artık gazete okumaya haberleri izlemeye tahammülüm kalmadı...

Gerçekten sinirden ellerimin titrediğini,çaresizlikten boğazımın düğümlendiğini hissediyorum...Göz görmeyince gönül katlanıyor mu peki...Elbette hayır...

Hem görmemek de pek mümkün değil ki...

Sokağa çıktığımda görüyorum,radyo dinlerken kulak misafiri oluyorum,maillerimi kontrol ederken haberdar oluyorum...

Bilmek istemesemde biliyorum...

Türkiye'nin günden güne bağnazlaşmasını...
Ve bunun adının demokratikleşme olarak önümüze sunulmasını...

Üzülüyorum...Gerçekten yüreğimin derinlerinde hissediyorum bu üzüntüyü...Kafa yoruyorum ne yapabiliriz diye...Zira tek başıma bir şey gelmiyor elimden...

Çevremde kendini entellektüel sayan,hani bu okumuş etmiş dediklerimiz,kimse işin ciddiyetinde değil...Herkes de aynı rahatlık korkmayın canım burası İran değil teraneleri...

Evet burası İran değil,ama olmayacağının garantisi yok...

İran tarihini incelediğimizde bizden çok daha modern bir toplumun kararma sürecini görüyoruz...Açıkça...

Ve yine aynı kandırılma süreci ile...

Demokratikleşme...


Muhafazakarlık korkutucu bir hızla yayıldı Türk toplumuna; sanki bunca yıldır kimse ibadet etmiyormuşcasına bir gösterişli ibadet örnekleri...

Sanki bir seremoni...

Sultanhahmet'e gittik cumartesi günü...İnsanlar cami avlularında yatıp kalkıyor tüm ramazan boyunca...Orada iftar açıyor sanki evinde açsa sevap değilmiş gibi...Gösteriş yapmak moda oldu Türk İslamcılarında...

Başımız açık,askılı elbise ile dolaşırken  kınama dolu bakışlara maruz kaldık Sultanahmet Meydanında...Kara çarşaflı kadınlar bu bölge bizim dercesine cüretkar...
Nefret dolu bakışlar...Hissetmemek mümkün değil...Hani orada düşüp kalsak biri de su vermez eminim...Ama camide iftar açarak Allah'a çok yaklaştılar...Korkutucu...

Geçenlerde televizyon izliyorum Yerden Göğe diye bir program üç sunucusu olan ,konuklar davet eden bir tartışma programı işte...Sunuculardan Berna Laçin'i severim bir tek...Nerede durduğunu korkmadan ifade edebilen nadir televizyonculardandır kendisi...Okan Bayülgen gibi...Henüz sindirilememiş olanlardan...Rasim Ozan Kütahyalı'dan hoşlanmam hatta hiç hazetmem ,nerede olduğu nerede durduğu pek belli olmayan...Hükümete yakın...Sindirilmiş...Ağzına doladığı çoğu kanıtsız örnekler ile bağırarak karşısındakine fikrini kabul ettirebileceğine inanan...Recep Tayyip Erdoğan gibi hafif Kabadayı...diğer bayan Funda Özkalyoncu açıkçası kendisini pek tanımam Cem Ceminay ile radyo programcılığı yapmış bir bayan...Programda izlediğim kadarıyla yorumları tutarsız,kadın erkek ilişkilerine aklını takmış,ahlakçı gibi davranan enteresan bir tip...Yorumsuz...

Bu üç zat geçen hafta ki programlarında; Sibel Üresin diye çok eşliliğin yasallaştırılması fikrini ortaya atan sivri zeka kadın ve Kadın dövmenin faydaları adlı bir eser  sahibi psikiyatr Hamdi Kalyoncu 'u konuk ettiler...Elbette yüksek sesli bir program oldu...Televizyon başında saçlarımı yoldum hırsımdan... Fütursuzlukları,pişkinlikleri karşısında bu iki konuğun...Ve bu iki konuğun ortaya attıkları insanlık dışı ve anayasaya aykırı fikirlerini kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'i kullanarak savunmaları...

Berna Laçin'in itirazlarına hemen o zaman siz Kuran-ı Kerim'e inanmıyorsunuz diyerek,tehditkar tavırlar içine girmeleri,
Kalyoncu denilen adamın Berna Laçin'e "seni kim alsın" tarzında belden aşağı konuşmaları...
Erkeksiz bir kadının kurak topraklara benzetilmesi...
Hiçbir istatistiksel değeri ve kanıtı olmayan yüzdeler ile toplumsal tespitleri...
Ağızlarına dolakdıkları Laik ve İslami kesim ayrımları...
Kalyoncu'nun aleni bir biçimde gördük sizin anayasanızı,göreceksiniz siz anayasayı gibi tehditkar ve cüretkar açıklamaları...
Bunun karşılığında Rasim Kütahyalı'nın 82 anayasasına saygısızlığı...

İzlemek,dayanmak oldukça güçtü benim için,küfürler savurarak izledim tüm programı...

Laik kesim nedir İslami Kesim nedir...Bu iki kesim birbirinden farklı mıdır...Laik kesim müslüman değil midir...Din ve devlet işlerinin ayrı tutulması,dinsizlik midir...Bu ayrımı yapmak kimin haddinedir...Laik kesimi dinsizleştirme çabaları İslami kesimi daha inaçlı gösterebilmekte midir?

Peki bu adamlarda ki cesaret nedir,nereden gelmektedir...

İşte işin korkutucu kısmı tam da burada başlamaktadır...bu adamların sızmadıkları yer kalmamıştır Gülen okullarında yetiştirilen bağnaz müslümanlar bugün ortalığa saçılmışlardır...Hukuk,medya,meclis,polis ve şimdi yeni Genelkurmay başkanı ile birlikte Yüce Türk Ordusu bu adamların eline geçmiştir...Ve onların oyuncağı haline getirilmiştir...

Bu iş ciddidir...Ciddiye alınmalıdır...Artık reel bir hareket başlamalıdır...Başlatılmalıdır...
Yoksa günün birinde Geç olacaktır !!!

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Babam...

Babam yine hastanede...

Transplantasyon yapılacak kendisine yani türkçesi nakil...bizim ki Kök Hücre nakli...Tipi Otonom dedikleri yani kendi ilik hücreleri...

Zor bir süreç...Meşakkatli...Izdırap dolu...

Ama babam çok dirayetli...

Hastanede yatıyor şimdi...Bağışıklık sistemini devre dışı bıraktılar, sıfır noktasına gelmesini bekliyorlar...Sonra babamdan aldıkları kemoterapi görmüş ilik hücrelerini ona geri verecekler ve mucizevi bedeninin tekrar yeni sağlıklı ilik hücreleri üretmesini bekleyecekler...

Kusuyor sürekli...Ağır kemoterapinin etkisi...Yanına giremiyoruz...Pazar günü hastanenin camından el salladı bize...Ağladım...

Haksızlık değil mi bu...Bir evladın babasına sarılmasını engellemek...Camın önünde sandalyede üç dakika durabildi kötü oldu,biraz daha fazla görebilmek için yatmak istememiş, annem zorla yatırdı...Gelmeyin 10 gün dedi...Siz gelip camda duramayınca daha kötü oluyor dedi...Ağladım...

Gözlüğümün arkasına sakladım gözyaşlarımı...Dudaklarım gülümsemeye çabalarken gözlerimden yaşlar süzülüyordu...O görsün istemedim...Üzülsün istemedim...

Kendinde değil şu sıralar...Sürekli uyuyor...Uyandığında kusuyor...Artık ağızdan beslenemiyormuş...Burundan beslemeye başlayacaklar...Yine canı yanacak...

Boynunda katater var...Acıdı mı diye sordum ilk gün...Acımadı dedi...Öyle güçlü işte...

Kusuyor sürekli...Ne zaman annemi arasam kusuyor diyor...

Allah'ım diyorum ne olur birinin kusması gerekiyorsa ben kusayım...Onun için aylarca durmadan kusabilirim...
Ama şimdi o kusmasın...Kusmamalı...Güç toplamalı...İyi olmalı...

En iyi ihtimalle 27 gün o odada kapalı kalacaklar...Temiz havayı soluyamayacaklar...Makinelerin onlara verdiği steril havayı soluyacaklar...İnsanın şöyle camı açıp,havayı içine çekmesini engellemek de haksızlık değil mi?

Ama öyle olmalı...

O kadar zor ki...

Boğazım düğümleniyor...İçinde baba geçen tüm cümleler sanki iç organlarımı parçalıyor...Canım yanıyor...Babamın canı yanıyor...

Dostlar,sevgili ailem eş dost herkes destek olmaya çalışıyor...Sıkı sıkı sarılıyorlar bana...İyi olacak diyorlar...Tanıdığım tanımadığım yüzlerce insan babam için dua ediyor...Hepsi aynısını diliyor...Allah çocuklarına bağışlasın diyor...

Amin...diyorum...Ağlıyorum...

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Esas kız...Esas oğlan...8


"Aşkla huzur olur mu bir arada"

Huzur diyordu esas kız o anda hissettiği duygulara...

Son yılların yorgunluğunu unutmaktı belki de huzur sandığı...Kendini kollarına bıraktığı adamın sinesinde dinlenmekti,şöyle bir kaç dakika...
Sığınacak bir liman aramaz mı insan ne de olsa...

Hayat ona hiç bu kadar zor görünmemişti,kaderi onu bu yaşına kadar hiç hırpalamamıştı...Pamuklar içinde geçen çocukluğu artık tamamen bitmişti...Evlendiği gün o hissedercesine,biten çocukluğuna ağlamıştı işte...

Esas oğlanın kollarında evlendiği günü düşündü...

Bembeyaz gelinlik içinde,tüm sevdikleri yanında,herkes onunla birlikte en az onun kadar mutlu...Ve o hayalleriyle birlikte sevdiğinin elini tutup çıkmıştı,gelin yolundan ilerlerken yaprak gibi titrediğini hatırlıyordu...Tüm sevdikleri ayağa kalkmış o mutlu gencecik çifti deliler gibi alkışlıyordu...Yürüdüğü yollara güller dökülüyor,mumlar salına salına onlara eşlik ediyordu...Nikah masasına oturmuştu işte,elleri sevdiği adamın ellerine kenetlenmiş,yüzüne oturan kocaman gülücükle etrafına bakıyordu...

Annesiyle babasını izliyordu...Mutluluktan ağlıyorlardı...Küçücük kızları,ilkgözağrıları büyümüş,gelin olmuş,kurdukları yuvadan uçmaya hazırlanıyordu...

Belediye başkanı kıymıştı nikahını,çok mutlu olun emi diye tembihlemişti giderken,sakın üzme demişti kızımızı...

Nikah kıyıldığı anda denizden havayi fişekler patlamıştı,eline aldığı bordo defteri,sevdiğinin elini sımsıkı tutup havaya kaldırmıştı...Herkes ağlıyor...Herkes alkışlıyordu...

İlk şarkıları çalmıştı...Meleklerin sözü var diyordu şarkı ve onlar dans ediyordu...Son nefesimde elimi sen tutacaksın,son sözlerimi bir sen duyacaksın diyordu şarkı,esas kız sevdiğiyle eşlik ediyor,dans ederken birbirlerine söz veriyorlardı...

Esas kız o an ne hissettiğini düşünmeye çalıştı...

Heyecan?
Mutluluk?
Aşk?

Sonunda bulmuştu işte...Esas kız evlendiği günde tıpkı şu an esas oğlanın kollarında hissetiği huzuru hissetmiyor muydu?

Evet...

O da huzurdu...

Ama yalnızca üç ay sürmüştü...

27 Temmuz 2011 Çarşamba


Sevgili blog...

Böbrek taşı düşürmekteyim...
Çok mağdurum...
Orada sessiz sedasız yıllardır benimle yaşayan böbreğimin canımı bu kadar acıtabileceğini inan tahmin etmezdim...
Hadı gündüz biraz daha dayanılır oluyorda...
Hele bir de gece uykunun en tatlı yerinde seni zıplatarak uyandırmıyor mu...
Ardından 3-4 saat kıvran dur...
Duvarları yumrukladım hırsımdam...Görülmüş şey değil...
Neredeyse ağlayacaktım...
Hani yaşımdan başımdan utanmasam...

Doktor kardeş...
Yapacak bişey yok...
Bol su iç...
Ağrı kesici ve antiseptiğini kullan...
Yürü, yapabilirsen ip atla dedi...

Oldukça manasız baktım kendisine...

Doğrulamıyorum bile...
İki büklüm duruyorum karşısında...
Bana ip atlamaktan bahsediyor...
Süper zeka...

Can havli diye birşey var gerçekten...
Beni sedyede ultrasonla muayene etmeye çalışırken sağa sola çevirirken...
Can havliyle saldıracaktım kendisine...

Sonra veteriner hekimlik dönemimde...
Hayvancıkları muayene ederken onlarda bu hisle mi bize tıslayıp,hırlıyorlardı acaba diye düşündüm...
Bi parça vicdan azabı hissettim...

İnsanoğlunun en vahşi hayvan olabilceğine kanaat getirip,konuyu uzatmadan muayenehane'den attım kendimi dışarı...

İstanbul'un kavurucu sıcaklarıyla birlikte sıcak su dolu küvette damarlarımın ve kanallarımın açılıp,memnuniyetsiz taşımın düşmesini beklemekteyim sabırla...

Hadi bakalım...Yolu açık olur inşallah...

19 Temmuz 2011 Salı

Esas Kız...Esas Oğlan...7


...

Esas kız...
Yıllardan sonra başka bir erkeğin kolunu omuzlarında hissettiğinde heyecandan ölecekmiş gibi titredi...Suçluluk duygusuyla birlikte önüne geçemediği bir haz duyuyordu aslında...Yıllar sonra tekrar bir erkek onu heyecanlandırabilmişti...Ve erkeğin kolu yalnızca omuzuna değiyordu...

Aşık olmayı düşündü...Eğer esas oğlana aşık olursa,yine birine yenilmekten korktu...Korkuyordu çünkü aşk büyük bir zaaftı... Ve esas kız bunu çok iyi biliyordu...
Hayatında bir erkeğe yer olmadığını düşünerek ayrılma kararı almıştı oysa ki...Bir daha hayatının merkezinde bir erkek olmayacaktı...Bir daha bir erkek uğruna hiçbirşeyini feda etmeyecekti...Zaten rüzgara kapılmış bir yapraktan farkı yokken hayatının...Bir de yeni bir fırtınaya direnecek gücü yoktu...

Ama...

Başını omuzuna dayayıp,kendini güvende hissetmeye çok ihtiyacı vardı...Onu sarıp sarmalayacak,koruyup kollayacak ve yaralarını saracak bir erkeğe çok ihtiyacı vardı...Tekrar aşık olmaya,o genç kız heyecanlarına tekrar sahip olmaya çok ihtiyacı vardı...Ve kendini bıraktığı bu göğüs sanki hepsini içinde barındıyordu...Esas kız bunu ruhunun derinliklerinde içten içe hissediyordu...


Esas oğlan...

Hissettiği heyecana bırakmıştı kendini...30'lu yaşlarda bir erkek olarak yalnızca bir kadının omuzana dokunarak bu kadar heyecanlanabileceğini unutalı çok olmuştu...Ne de olsa artık her gittiği mekandan geceyi geçirecek bir kız bularak çıkmak adetten olmuştu...Bir kadını arzulayamadan sıkılması bir oluyordu...Ama bu defa kalbi,beyni heyecandan adeta uyuşmuştu...Kendi kendine tekrarlıyordu sürekli 10 yıl sonra...10 yıl sonra...Sonunda...İşte yanımda...

Konuşmuyorlardı...

Sanki biri konuşsa o an oracıkta bozulacaktı...Sanki herşey bir hayal olacaktı...

Esas oğlan nefes almadan,kıpırdaman duruyordu...Bu anın bitmemesini diliyordu...Omzunda hayalini kurduğu kızın başı,nefesini hissedecek kadar yakın...

Esas kız...gözlerini kapamış kendini huzurun kollarına bırakıvermişti...Artık mantığını dinlemek istemiyordu...Aklının içinde konuşup duran o kara dulu duymak görmek istemiyordu...Kendini içinde sakladığı o gencecik yeni yetme kızın ellerine bırakmıştı...

Esas oğlan korkakça fısıldadı...

Ne hissediyorsun? diye...

Esas kız cevapladı...

Huzur...

14 Temmuz 2011 Perşembe

Esas Kız...Esas Oğlan...6


Fayton ilerliyordu nazlı nazlı esen rüzgarı okşarcasına...

Esas Kız yine içine kapanmıştı,hesaplaşmaların içinde boğuluyor,korkularıyla başedemiyordu...Ama içinde ki o gencecik kız çocuğu onu cesaretlendirmek için elinden geleni yapıyordu...

Esas oğlan susuyordu...İçinden destanlar yazıyordu belki ama sesi çıkmıyordu...Çıkamıyordu...

Faytonların dinlendiği meydana geldiklerinde kendilerine geldiler,birbirlerine baktıklar...Ve gülümsediler...

Esas oğlan bir çırpıda atlayıverdi faytondan dönüp esas kıza uzattı ellerini,gözlerinin içinde ki sıcacık parıltılarla...Esas kız ağır ağır ,çekingen , yöneldi ona,elini tutmaktan bile çekinircesine...Korkuyordu çünkü o eller birbirine değerse eğer...
Uzun boylu esas oğlan esas kızı belinden kavrayıvermişti bile,tıpkı yıllar önce babasının kucağında hissettiği gibi ayaklarının yerden kesilmesiyle oluşan kontrolsüzlük hissi ama karşısındakine duyduğu sonsuz güven hissi ile birlikte bir kahkaha atıverdi esas kız esas oğlan onu hafif döndürerek yere indirirken...Esas kız bugün kendini uzun zamandır hissetmediği kadar genç,toy ve masum hissideyordu tıpkı babasının omuzlarında gezdiği günler gibi...

Elini uzattı esas oğlan...
Koluna girebildi esas kız...

Aya Yorgi'ye tırmandılar....

Dik bir yokuş,etrafı yalnızca ağaçlarla çevrili...Ortalıkta kimsecikler yok...Yokuşun sonu görünmüyor...Esas kızın gözleri korkuyla bakıyor,ümitsizlik sarıveriyor yine...Bu yokuşu çıkabileceğine inancı yok daha şimdiden tıkanıyor...Bronşit hastası çünkü doğa yürüyüşleri pek ona göre olmuyor...Bitki tozları zaten ciğerlerini tıkarken birde yokuş çıkabilmesi ona pek de mümkün görünmüyor...Acı çekmekten korkuyor...

Esas oğlan kolunda ki kızın endişeni hissediyor,ona dönüp yorulursan sana söz kucağımda götürürüm. bana güven diyor...Sonunda seni çok güzel bir sürpriz bekliyor...

Çocuklar gibi oyunlar oynayarak çıkıyorlar dik patikayı...Etrafına bakan esas kız ormandan ve ağaçtan başka hiçbirşey görmüyor...Esas oğlanla gülüşüyor,şakalaşıyor,arada bir köşeye elini dayayıp,bulduğu taşın üzerine oturup nefesleniyor...Akciğerlerinin ona acı vermeye başladığını hissediyor,göğsünden hırıltılar gelmeye başlıyor,soluk alışı giderek hızlanıyor...Ama esas oğlan'a baktığında tüm acıları diniyor...

Çok az kaldı diyor esas oğlan çok az...

Ve tepeyi aştıklarında karşılarında bir kilise...Adanın en üstünde en yüksek yerinde bir kilise...Aya Yorgi... Küçük ama sıcacık bir kilise...Kiliseden gözünü ayıran esas kız hayatının en güzel manzarasıyla karşılaşır Esas oğlan'ın heyecan dolu bakışları arasında...

Kiliseyi dolaşırlar önce,kısa bir kaç tarihi bilgi,esas oğlan adeta profosyönel bir turist rehberi...

Esas oğlan heyacanla koşmaya başlar manzaraya doğru uçurum kenarında bir kayalığın üzerine çıkar kollarını açar ve rüzgarı içine çeker...
Esas kıza döner ve haydii der...

Esas kız hayranlıkla bakarken esas oğlana kayanın üzerinde buluverir kendini...Bir rüyadadır sanki... Uçurumun kenarında bir kayanın üzerinde önlerinde masmavi deniz ve en sevdiği şehir İstanbul...

Esas oğlan oturuverir kayalığa,ayaklarını boşluğa sallandırarak,yanını işaret eder esas kıza hadi gel yanıma diyerek...Yanına ilişir esas kız üzerinden bir türlü atamadığı çekingenliğiyle...Susarlar...

Müzik hep onlarla hep yanlarında...

Müzik çalar...

Hüsnü Şenlendirici klarnetiyle İstanbul İstanbul olalı der...Esas Kız Başını Esas oğlanın omzuna dayar...Ve esas oğlan korkakca ve ilk kez bir kadına dokunurcasına heyecanla kolunu Esas Kızın omuzuna atar...

D.D.Y