Babam...
Canım babam...
18 gün oldu...
Hayatımıza devam ediyoruz...
Ama hep bir yanımız eksik...
Her gülüşün içinde müthiş bir sızı da saklanıyor...
İnsan olmak, en büyük sınav...
Bu acıyla nasıl baş edebildiğimize bazen ben bile şaşırıyorum...
Özlemim her geçen gün artıyor...
Yokluğunun gerçekliği,her geçen gün daha dayanılmaz bir hal alıyor...
Hep seni düşünüyorum,tv izlerken,oyun oynarken,çalışırken,uyumadan önce,uyanır uyanmaz...
Sanki ben seni düşünmeyi bırakırsam,sen o gün gerçekten ölecekmişsin gibi geliyor...
Ben hep seni düşündükçe sanki sen hala benimleymişsin gibi geliyor...
Yalnız kaldığım her an,senden bir işaret arıyorum etrafta...
Hadi babacım,gel bak kimse yok diyorum...Gel sarıl bana kimseye söylemem söz diyorum...
Arıyorum arıyorum...bulamıyorum...
Bekliyorum bekliyorum...gelmiyorsun...
Sonra aniden sanki biri ciğerlerime,kor demirle saldırmış gibi,canım yanıyor...
Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum...
Belki diyorum...yine ağlamama dayanamaz...gelir...
Gelmiyorsun...
Çok özlüyorum babam...
Burnumun direği sızlıyor...O toprağı kazıp,sıkı sıkı sarılmak istiyorum sana,bana bir defacık sarıl istiyorum...
Geçicek bu acı kızım de...
Kavuşucaz de...
Bişey de bana babam...
Nolur dayanabilmem için bişey de...
18 Nisan 2013 Perşembe
Babacım...
Sen gideli 12 gün oldu bile...
Yaram hala taptaze...
Bir gülüş,bir anı,bir ceket,bir mendil,bir kumanda...
aniden kanatıyor yaramı...
Sen ölene kadar hiç yanmamış benim canım...
Hiç gerçekten üzülmemişim...
Akıttığım her damla göz yaşı boşunaymış...
Şımarıklıkmış...
Şimdi acıyan canım,akan gözyaşlarım...
Öyle gerçek ve öyle dayanılmaz...
Yeni yeni resimlerine bakabilmeye başladım,dün gece annem uyuduktan sonra bilgisayarında videolarını izledim...O gülüşünü bir kez daha görebilmek için sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim...
Ardından yazdığım ilk mektuptan sonra rüyama girdin,dileğim de ki gibi başımı göğsüne yasladın,sımsıkı sarıldın...Kokunu doya doya içime çektim...
Sağlıklıydın...Dilek apartmanında gördüm ikimizi...O capcanlı,dimdik hep neşeli halinle...
Sen hastayken en çok senin o hallerini hatırlayamayacak olmamdan korkuyordum...Sen öldüğünde en çok yalnızca kefenli halini hatırlamaktan korkuyordum...
ama sen bütün korkularımı bilmişsin gibi...
en genç en yakışıklı en sağlıklı en neşeli ve en inatçı halinle girdin rüyama...
Hastalandığından beri hasret kaldığım o sımsıkı sarılmanla...
Çok özlüyorum babacım seni...Bazen dayanamayacak gibi oluyorum...
Sen gideli 12 gün oldu bile...
Yaram hala taptaze...
Bir gülüş,bir anı,bir ceket,bir mendil,bir kumanda...
aniden kanatıyor yaramı...
Sen ölene kadar hiç yanmamış benim canım...
Hiç gerçekten üzülmemişim...
Akıttığım her damla göz yaşı boşunaymış...
Şımarıklıkmış...
Şimdi acıyan canım,akan gözyaşlarım...
Öyle gerçek ve öyle dayanılmaz...
Yeni yeni resimlerine bakabilmeye başladım,dün gece annem uyuduktan sonra bilgisayarında videolarını izledim...O gülüşünü bir kez daha görebilmek için sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim...
Ardından yazdığım ilk mektuptan sonra rüyama girdin,dileğim de ki gibi başımı göğsüne yasladın,sımsıkı sarıldın...Kokunu doya doya içime çektim...
Sağlıklıydın...Dilek apartmanında gördüm ikimizi...O capcanlı,dimdik hep neşeli halinle...
Sen hastayken en çok senin o hallerini hatırlayamayacak olmamdan korkuyordum...Sen öldüğünde en çok yalnızca kefenli halini hatırlamaktan korkuyordum...
ama sen bütün korkularımı bilmişsin gibi...
en genç en yakışıklı en sağlıklı en neşeli ve en inatçı halinle girdin rüyama...
Hastalandığından beri hasret kaldığım o sımsıkı sarılmanla...
Çok özlüyorum babacım seni...Bazen dayanamayacak gibi oluyorum...
8 Nisan 2013 Pazartesi
babam...
Ve gittin...
İçimi bomboş bırakarak...
Kolumu kanadımı kırarak...
Ciğerime bir yangın bırakarak...
Aldığım her nefesi haram saydırarak...
İçtiğim her yudumu boğazımda düğümleyerek...
Çok özledim be babam...
Şimdiden çok özledim...
Öyle çok acıyor ki canım...
Başımı göğsüne yaslamadan dinmeyecek...
Sen saçımı okşamadan bitmeyecek...
Yerini hiçbirşey doldurmayacak...
Bize herşeyi öğrettin de,
Sensiz nasıl yaşarız öğretmedin...
Öğretmeden terk edip gittin...
Elimden gelmedi babam...
Gelseydi eğer Allah şahidim ki verirdim canımı...
Göğsümü parçalar ciğerimi,yüreğimi verirdim sana...
Gittiğinde bile hasrettim sana...
Öpemeden,sarılamadan,koklayamadan gittin...
Son kez gözüme bile bakamadan gittin...
Ayaklarının altını öpemeden gittin...
Cenazeni görebilseydin keşke...
Öyle kalabalıktı ki...
Tam senin istediğin gibi...
Herkes geldi...
Konya'dan,Ankara'dan,İzmit'ten,Tekirdağ'dan...
Herkes geldi...
Herkes ardından gözyaşı döktü...
Herkes bize 'biz varız' dedi...
Dedi demesine de sen yoksun ki babam...
Öyle çaresizim ki...
Kabristana geliyoruz her gün...
Her Allah'ın günü o toprağı tırnaklarımla kazıyıp,seni çıkarmak istiyorum...
Seni de alıp evimize gitmek istiyorum...
O eve girmek,o kapıdan kafamı içeri soktuğumda koltuğunu boş görmek...
Bu nasıl bir acı anlatmak mümkün değil...
Tarifi yok...
Belki biraz kor kömür yutmak...
Belki canlı canlı organlarını parçalamak...
Öyle bir acı işte...
Dinmiyor...
Bitmiyor...
Herkes zaman diyor...
Zamanla küllenecek diyor...
Ama ben her sabah daha büyük bir acıyla uyanıyorum...,
Her sabah mideme oturan sancılarla uyanıyorum...
Her sabah gerçek olduğuyla tekrar tekrar yüzleşiyorum...
Pişmanlıklarla doluyum...
Vizcan azabları kemiriyor ciğerimi...
İyi bir evlat olabildim mi...
Ömrünü bize adamış bir adamın kızına yakışır yaşadım mı...
İçimi bomboş bırakarak...
Kolumu kanadımı kırarak...
Ciğerime bir yangın bırakarak...
Aldığım her nefesi haram saydırarak...
İçtiğim her yudumu boğazımda düğümleyerek...
Çok özledim be babam...
Şimdiden çok özledim...
Öyle çok acıyor ki canım...
Başımı göğsüne yaslamadan dinmeyecek...
Sen saçımı okşamadan bitmeyecek...
Yerini hiçbirşey doldurmayacak...
Bize herşeyi öğrettin de,
Sensiz nasıl yaşarız öğretmedin...
Öğretmeden terk edip gittin...
Elimden gelmedi babam...
Gelseydi eğer Allah şahidim ki verirdim canımı...
Göğsümü parçalar ciğerimi,yüreğimi verirdim sana...
Gittiğinde bile hasrettim sana...
Öpemeden,sarılamadan,koklayamadan gittin...
Son kez gözüme bile bakamadan gittin...
Ayaklarının altını öpemeden gittin...
Cenazeni görebilseydin keşke...
Öyle kalabalıktı ki...
Tam senin istediğin gibi...
Herkes geldi...
Konya'dan,Ankara'dan,İzmit'ten,Tekirdağ'dan...
Herkes geldi...
Herkes ardından gözyaşı döktü...
Herkes bize 'biz varız' dedi...
Dedi demesine de sen yoksun ki babam...
Öyle çaresizim ki...
Kabristana geliyoruz her gün...
Her Allah'ın günü o toprağı tırnaklarımla kazıyıp,seni çıkarmak istiyorum...
Seni de alıp evimize gitmek istiyorum...
O eve girmek,o kapıdan kafamı içeri soktuğumda koltuğunu boş görmek...
Bu nasıl bir acı anlatmak mümkün değil...
Tarifi yok...
Belki biraz kor kömür yutmak...
Belki canlı canlı organlarını parçalamak...
Öyle bir acı işte...
Dinmiyor...
Bitmiyor...
Herkes zaman diyor...
Zamanla küllenecek diyor...
Ama ben her sabah daha büyük bir acıyla uyanıyorum...,
Her sabah mideme oturan sancılarla uyanıyorum...
Her sabah gerçek olduğuyla tekrar tekrar yüzleşiyorum...
Pişmanlıklarla doluyum...
Vizcan azabları kemiriyor ciğerimi...
İyi bir evlat olabildim mi...
Ömrünü bize adamış bir adamın kızına yakışır yaşadım mı...
22 Şubat 2013 Cuma
babam...
Babam...
seninle uzun uzun oturup konuşamayalı ne kadar çok zaman oldu...kim bilir?
sen şimdi yine hastane yatağındasın,uyur uyanık...
halsiz,yorgun...
bazen sen uyurken seni izliyorum...
ve fark ediyorum ki...
kaç yaşıma gelirsem geleyim...
huzur bulduğum tek yer...
senin yanın...
hala dünyanın en güvenli yeri,senin kolların...
sarılamıyorum sana uzunca bir süredir...
beni sarıp sarmaladığın güçlü kollarını hissedemiyorum...
çok zor be babam...
bunu kabullenmek öyle zor ki...
santimlerce uzağımda yatarken,sana dokunamamak öyle zor ki...
büyüdük artık...
o hiç büyümez sandığın kızın bile büyüdü işte...
uslanmaz,akıllanmaz sandığın...
dik başlı,inatçı,asi,hoyrat kızın büyüdü...
ama hala öyle ihtiyacım var ki sana...
hatta asıl şimdi ihtiyacım var babam...
çünkü herşeyi bildiğimi sandığım yaşlarım geçti...artık aslında hiçbirşey bilmediğimin farkındayım...
okumakla,izlemekle görmekle öğrenilmediğini öğrendim,senin deneyimlerine güvenebileceğimi bildiğim yaşlarımdayım...
dünyayı ve herkesi değiştirme çabam bitti,herşeyi herkesi olduğu gibi kabul etme yaşlarımdayım...
gençlik,ergenlik sırlarım bitti...en büyük hatanın bile telafisinin olduğunu öğrendiğim yaşlarımdayım...
ne hata yaparsam yapayım,beni tek affedecek,tek sahiplenecek ve benden tek vazgeçmeyecek insanların siz olduğunuzu anladığım yaşlarımdayım.
okulda,dershanede,mahallede,yazlıkta orada burada bulduğum arkadaşların hepsinden günün birinde vazgeçebileceğimi ama sizden asla vazgeçemeyeceğimi öğrendiğim yaşlarımdayım...
belki hiç anlamadığım kadar değerinizi anladığım yaşlarımdayım...
8 Aralık 2012 Cumartesi
Evlilik üzerine...
Evvett sevgili blog...
Evlendik evleniyoruz ha şu gün ha bu gün derken...Vuslata erdi zat-ı muhterem yazarın...
Evlilik nasıl bişey dersen...
Doğru insanla dünyanın en güzel şeyi diyebilirim...
Peki bu süreç nasıldı dersen... Al sana 1.basamak....
Nişanlılık süreci stresli mi...Evet çok stresli...Hayatına sevdiğinle birlikte bir sürü yeni birey katılıveriyor nişanlandığın anda,sevgilinin annesi babası kardeşi hatta teyzesi dayısı,halası...
Belki daha kendi aile bireylerine tam alışamamışken,yepyeni insanlar katıveriyorsun hayatının tam da içine,merkezine...
Sevdiğin adamın ailesini sevebilmen önemli...Yoksa işin zor...benden söylemesi...
Biz ne kadar modern birer aile olsak da ...Alışılagelmiş geleneklerimiz var bizim de...Örneğin sevgilinin annesine 'anne' babasına 'baba' demek gibi...
Herşekilde onlara kendi ailemize gösterdiğimiz saygıyı göstermek gibi...
Ben sevgilinin ailesini tanıdığım günden itibaren çok sevdim,çok yakın hissettim....Bu konuda fazlasıyla şanslıyım...Benzer ailelere sahibiz...Aynı mutfak kültürü,aynı aile düzeni,aynı kurallar aynı serbestlikler,aynı inançlar...
Bence mutlu bir evliliğin en önemli gerekliliklerinden biri de,yakın kültürlere sahip olmak...Her ne kadar insana farklılıklar cazip gelse de zamanla yorucu olmaya başlıyor benden söylemesi....Zamanında denedim,yaşadım,gördüm...Evlilik flört etmek kadar naif değil maalesef...
Sürekli olarak sabır göstermek,uyumlu olmaya çalışmak mümkün olmuyor...O nedenle işin formulü ; minimum ödün maksimum mutluluk bence...
Ne kadar yakın düşüncelere ve yaşam düzenine sahip olunursa,iş o kadar kolaylaşıyor...
Evet ödün vermemek gerek ama asla bencil ve anlayışsız da olmamak gerek...Eğer süt liman bir evlilik isteniyorsa....
Nişanlılık sürecine geri dönersek eğer,maddi ve manevi yaptırımları olan bir dönem...Herkesin akıl verdiği,fikir sunduğu ve talepkar olduğu bir dönem...
Örneğin mobilya seçerken yaşadığımız en komik ve tartışmalı anlar,Annelerin her koltuk ve yatağın altına baza istemesi,bizimse konfor ve görünüm açısından baza istemememizdi...
O renk olmaz toz gösterir,bu şekil olmaz altı silinemez öyle olmaz böyle olmaz ,uzayıp giden anne deneyimleri silsilesi...
Çözüm haklısın annecim deyip,mobilyacıyı tenhada kıstırıp kendi bildiğimizi yaptırmak oldu :)
Sonra nikah kutlaması kısmı...
Biz sevgiliyle sade ve yakın arkadaşlar ve akrabalarımızla birlikte yalnızca eğlenceye dayanan bir kutlama isterken,iki ailede eşin dostun olduğu büyük bir düğün istedi...
Elbette onlarda kendi arkadaşlarını,iş çevresinden yakınlarını vs çağırmak istediler ancak biz en güzel günümüzü öpücük makinesine dönüşmeden bol bol dans edip,içip eğlenerek geçirmek istedik...
Çözüm düğün maliyetlerini abartarak nikah ve düğünü ayırıp,kişi sayısını düşürüp,bizim için gereksiz kalabalığı
nikahta eleyip,düğün yemeğini 200 kişilik yakınlarla masa dolaşmadan öpüşüp koklaşmadan,dans ederek sahneye çıkıp,dans ederek final yaparak bitirdik...
Evlenecek arkadaşlara naçizane önerim kesin ve net şudur ki;
Asla senin ailen benim ailem konusuna girmeyin,ufak ufak kabul edin ki artık iki aileniz var ve iki ailede size eşit derecede yakın ve talepkar...
Kimseyi mutlu etmek için,altından kalkamayacağınız maliyetlere girmeyin,evlendikten sonra taksit öderken,mutlu etmeyi planladığınız kişiler kendi hayatlarına dönmüş olacaklar,o borçlar size kalacak...
Düğününüzü 'eş dost ne der' başlığında planlamayın,dünyanın en güzel düğününü de yapsanız kusur bulmak isteyenler nasılsa bulacaklardır,dünyanın en kötü düğününü de yapsanız sizinle eğlenmek isteyenler,eğlenecek ve çok keyif alacaklardır...
Evlilik hazırlıkları ne kadar yorucu olursa olsun,her anın tadını çıkarmaya bakın,neticede bir daha aynı heyecanlar yaşanamayacaktır..
Evlenmeden önce bol bol kendinize ve dostlarınıza vakit ayırın,çünkü evlendikten sonra o iş o kadar kolay olamayacaktır :))
evlilik deneyimlerim devam edecek a dostlar...Daha neler var anlatılacak...
7 Aralık 2012 Cuma
hayat...
Hayat hayal etmek ve ümit etmek üzerine kurulu adeta...
Belki de ayakta kalmanın,yıkılmamanın hep mücadele edebilmenin sırrıdır bu...Hangimiz yıkılmadık bu hayatta,kim diyebilir ki altından kalkamayacağımı sandığım sıkıntı yaşamadım diye...Hangimiz bu defa tekrar ayağa kalkamam eskisi gibi mutlu olamam,bir daha öylesine içten kahkahalar atamam diye düşünmedi...
Hepimiz derin çıkmazlarda bulduk kendimizi...Belki bizim boyumuzu aşan sıkıntılar başkalarının ayak bileklerinden öteye geçmezdi...Ama bizim için derin,korkutucu ve dayanılmazdı...
Ve neticede hepimiz en büyük sıkıtıların içindeyken bile hepsinin geçeceğine ümit etmedik mi...
Herşey güzel olacak! demedik mi...
Son bir kuvvet çırpınıp,mücadele etmedik mi...
Hayat bir mücadele,en güllük gülistanlık halindeyken bile...
Anne karnından çıktığın anda başlıyor mücadelen...
Emmeye çalışıyorsun önce ,en büyük iç güdü hayatta kalma çünkü...Sonra emeklemeye, yürümeye, konuşmaya...
Okuma yazma öğrenmeye...
Meslek edinmeye...
İş bulup kendini geçindirmeye...
Bir sevgili bulmaya,ötesi yok işte sevmek bile bir mücadele...
Evlenip,barklanmaya,çoluk çocuk sahibi olmaya...
Onlara gelecek hazırlamaya...
Günü gelince yuvadan uçurmaya...
Torun torba sahibi olmaya...
Torunlarına bakmaya...
Hani doktor ilk doğduğunda popona vuruyor ya...işte o aslında mücadelenin başlama vuruşu, unutma!!!
Belki de ayakta kalmanın,yıkılmamanın hep mücadele edebilmenin sırrıdır bu...Hangimiz yıkılmadık bu hayatta,kim diyebilir ki altından kalkamayacağımı sandığım sıkıntı yaşamadım diye...Hangimiz bu defa tekrar ayağa kalkamam eskisi gibi mutlu olamam,bir daha öylesine içten kahkahalar atamam diye düşünmedi...
Hepimiz derin çıkmazlarda bulduk kendimizi...Belki bizim boyumuzu aşan sıkıntılar başkalarının ayak bileklerinden öteye geçmezdi...Ama bizim için derin,korkutucu ve dayanılmazdı...
Ve neticede hepimiz en büyük sıkıtıların içindeyken bile hepsinin geçeceğine ümit etmedik mi...
Herşey güzel olacak! demedik mi...
Son bir kuvvet çırpınıp,mücadele etmedik mi...
Hayat bir mücadele,en güllük gülistanlık halindeyken bile...
Anne karnından çıktığın anda başlıyor mücadelen...
Emmeye çalışıyorsun önce ,en büyük iç güdü hayatta kalma çünkü...Sonra emeklemeye, yürümeye, konuşmaya...
Okuma yazma öğrenmeye...
Meslek edinmeye...
İş bulup kendini geçindirmeye...
Bir sevgili bulmaya,ötesi yok işte sevmek bile bir mücadele...
Evlenip,barklanmaya,çoluk çocuk sahibi olmaya...
Onlara gelecek hazırlamaya...
Günü gelince yuvadan uçurmaya...
Torun torba sahibi olmaya...
Torunlarına bakmaya...
Hani doktor ilk doğduğunda popona vuruyor ya...işte o aslında mücadelenin başlama vuruşu, unutma!!!
29 Kasım 2012 Perşembe
babam...
Günlerdir aklım babamda...
Bu sabah uyandım...Ahmet Kaya'dan şarkılar mırıldanıyorum...Bir an önce ofise gelip,Fizy'den Ahmet Kaya şarkıları dinlemek istiyorum...
Ben babamı ne zaman özlesem,ben babama ne zaman kıyamasam ne zaman onunla ilgili bir burukluk olsa içimde Ahmet Kaya dinlemem gerekir adeta...
Belki onun Ahmet Kaya'yı çok sevmesindendir,belki bana Ahmet Kaya şarkılarını sevdiren babam olduğu içindir, belki de babamın gençlik yıllarını gözümde canlandırdığımda ;babamın bizi anadolu kavağına balık yemeye götürdüğü pazarlardan birinde onu keyifle arabasını kullanırken hep Ahmet Kaya dinlerken hatırladığımdandır...
Kimbilir...
Babamla aramda 25 yaş var yalnızca...Annemle 20 yaş...
Ben bebektim onlar çocuktu,ben çocuktum onlar genç,ben gençtim onlar henüz orta yaşlarının başında...
Öyle deli dolu bir adamdı ki babam,gencecik bir baba ama asla toy değil...O hep duvar gibi o hep dimdik...
Onun olduğu yerde herkes ona güvenir,büyüğü küçüğü farketmez...
Gözüpek,mert,dosdoğru kahraman gibi bir adam...
Çocuklarına biri ters baksa adamı parçalayacak kadar korumacı...Karısına saygısızlık yapılsa oraları darmadağın edecek kadar sahiplenici...Evine ekmek getirmek için kanının son damlasına kadar mücadele edecek kadar evin reisi...
Ama hep neşeli...
Dans ederken pantolonunu yırtacak kadar...Kendi kınasına gidebilmek için kadın kılığına girecek kadar,çocuklarıyla isim şehir oynayıp,bizi katılırcasına güldürecek kadar...
Fedakar; herşeyin en iyisini kendinden önce bize alacak kadar...
Kanser ilerliyor...Tüm çabalarımıza rağmen...Babamın vücudu delik deşik...20 kilo verdi...Eriyor gözümüzün önünde...Bu lanet hastalık onu eritip,bitiriyor...elimiz kolumuz bağlı...
İlaçlar hırpalıyor...sürekli midesi bulanıyor...yemek yiyemiyor...Artık tek başına giyinemiyor bile...
O kadar zor ki...
O hep sapasağlam başımızda olacaktı...Öyle sanıyorduk hepimiz...Karanlık her günün aydınlığı ,ışığı 'O'ydu...Her zorlukta elimizden tutup kaldıran 'O'ydu...Her belaya kendini siper eden,hepimizi koruyup kollayan 'O'ydu...Evimizin neşesi 'O'ydu...Hepimizi şu hayatta en çok güldürebilen 'O'ydu...
ahh be babam,deseler ki bana bugün canından vazgeç,kalan bütün ömrün 'O'nundur...Bir dakika bile düşünmem , çünkü senin sonuna kadar hakkındır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

