5 Mayıs 2011 Perşembe

Mim...Yeşilçam...

Sevgili dostum deep, A.K.A.T ve Mia... mimlemişler beni....
Mim konusu: Her seferinde izlemekten zevk aldığınız, vazgeçemediğiniz Yeşilçam yapıtı hangisidir? (çok duygulandığınız, ağladığınız ve güldüğünüz de olabilir)

O kadar çok severim ki yeşilçam film'lerini belki nostalji düşkünlüğümdendir bilmiyorum ama aynı filmleri yüzlerce defa izlemişliğim vardır mutlaka...
Şimdilerde büyük ölçekli özel kanallarda eskisi kadar rastlayamasakta daha yerel kanallarda denk geldikçe hala izlerim Yeşilçam Filmlerini...Ve hala gülerim kahkahalarla...

Öğrencilik yıllarımda yazları üç ay kaldığımız yazlığımızda öğleden sonraları kızlarla sırf türk filmi izlemek için havuzdan eve çıkar,oturup heyecanla türk filmi izlerdik...

Ve ne çok eğlenirdik...
En çok sevdiğim filmler elbette bir daha bir araya gelemeyecek kadar iyi sanatçıların(Adile Naşit,Münir Özkul,Şener Şen,Kemal Sunal ve dahası elbette) birlikte çektikleri filmler...

En çok da...


Neşeli Günler...Ahh ne çok severim o filmi...Yüzlerce kez izlemiş de olsam, neredeyse tüm replikleri ezberlemiş de olsam, her izlediğim de kendimi o aileden saydığım ve mithiş keyif aldığım,çocukluğumda ki gibi kıkırdadığım bir film...

Elbette tüm Hababam Sınıfı Filmleri...

Ve çocukluk aşkım Tarık Akan'ın filmleri...

Türk filmlerini birbirinden ayırmak öyle zor ki...
Hepsinin değeri,hepsinin bende bıraktığı izler ayrı ayrı...



3 Mayıs 2011 Salı

Esas Kız Esas Oğlan Vol.1



"Büyük aşklar yaşar insan ömrü boyunca...
 Ve her aşk bir iz bırakır mutlaka"...

"Kız çok aşıktı esas oğlana...Hayatının en karmaşık döneminde kapısını çalan bu adama...Yıllar sonra hayatın karşılaştırdığı iki insan...Geçmişin acısını çıkarırcasına mutlulardı birlikte...
Halbuki kız onu ilk gördüğünde,doğru düzgün etkilenmemişti bile...Esas oğlan inatçı ve ısrarlıydı...dile kolay 10 yıl bu kızı arzulamamış mıydı...O gözleri hiç unutmamıştı..."

          10 yıl önce hayal mayal hatırladığı genç bir adam bir gün girivermişti dükkanın kapısından...Merhaba deyişi çok eskilerdendi...Kızın hafızasının derinliklerinde kalan...
Mesafeli bir kaç cümle ile başlamıştı sohbet...Ama iki sıcakkanlı insan fazla uzatmadan kıkırdamalarla dolu sıcak bir sohbetin içinde yokoldular...Saatlerin geçtiğinin farkına varamadan...
Kız dükkanı kapatırken,esas oğlanın birlikte kahve içme teklifi gelivermişti bile...
Kız esas oğlanın ricasını kırmayıp, akşam kahve içmeyi kabul etmişti sonunda, ama yanında götüreceği bir kız arkadaşıyla...
Güzel bir yaz gecesi...
İstanbul'un en güzel yerlerinden biri...
Güneş denizin üzerinden batmaya hazırlanırken buluşmuşlardı...
Alelade bir Starbucks'ta
İkisi konuşmaya başladığında, sanki herkes susup onları dinliyordu...
İki tezcanlı soluk almadan, anlatıp gülüşüyordu...
Kız hala esas oğlana karşı birşey hissetmiyordu ama yakın arkadaşı iyi biliyordu ki...
Şimdi nefes nefese konuşan bu iki kişi birbirlerini çok seveceklerdi...

Mim...Blogger nasıl olunur =)

Güzel bir hafta sonunun ardından yine başladık işte mesaiye...
Hayat dediğimiz ve uzun sandığımız bu yol,pazartesiden cumayı beklemekle geçip,gidecek belli ki...

Hafta sonu pek fırsat bulup bakamadım bloga...
Pazartesi günü işe gelir gelmez açtım bi de ne göreyim sevgili dostlarım;

Deep,Mia ve Ribellee mimlemişler beni...Her zaman söylüyorum ya çok keyif alıyorum bu mim etkinliğinden, onun için öncelikle çok çok teşekkür ederim dostlara beni de bu etkinliğe davet ettikleri için...

Mim konumuz...
Blog açma hikayeniz? Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz? Bi anlatın
bakalım..
***
Yazmayı severim ezelden beri...Çocukluğumun ergenliğimin tamamında yazdım...Onlarca günlük sahibi oldum...İlk aşklarımı,ilk aşk acılarımı,ilk dost kazıklarımı,ailemle çatışmalarımı,mutluluklarımı ve korkularımı bunun gibi beni ben yapan bütün ayrıntıları yıllarca yazdım...
İnsanlara kendinden bahsetmekten,hissettiklerini anlatmaktan nefret eden biri olarak kağıda iç dökmek bana yaşam alanı sağlamıştı...Ve bu alışkanlığa uzun yıllar sığındım...
Sonrasında

Blog tutmaya 2006 yılında başladım...Bizim aile şirketimizde çalışırken,ufak ufak pastacılığa merak sarmışken,bayan müşterilerimizden birinin "ki o dönemde oldukça meşhur bir bloggerdı kendisi" (gelinciktarlası), bana blog adresini vermesiyle başlamıştı blog serüvenim...
Uzunca bir süre yalnızca okur oldum,özellikle pastacılıkla ilgili tüm blogları okuyordum...Sonunda bende evde ufak ufak pasta denemeleri yapmaya başlayınca,kendime bir blog açmaya karar verdim...

İlk blogum hayat yeniler kendini'den oldukça farklı bir blogdu aslında...O blog'da kendi ismim ve kendi fotoğraflarımla birlikte hem hayatımı,hem mutfağımı paylaşıyordum...Blogum zaman içinde pastacılık dünyasında oldukça takip edilen,pastacılıkla ilgili türlü organizasyonların yapıldığı bir blog haline gelmeye başladı...Günlük ziyaretçi sayısı zaman zaman 1000'i aşar olmuştu...Öyle ki sokakta blogum nedeniyle beni tanıyan,benimle konuşan bir çok insanla karşılaştım...
Bloglarla başlayıp,sık sık görüştüğümüz arkadaş grubu bile edindim ki hala kendileriyle fırsat buldukça görüşürüm...
Ama o blog,"hayat yeniler kendini" kadar samimi olamıyordu belki de...Böylesine rahat ifade edemiyordum hissettiklerimi...Netice de reelde tanıdığım bir çok insan okuyordu blogumu...
İsyanları daha bastırılmış,daha pozitif olmaya çalışan,kendi penceresi olan bir blog haline dönüştü sonunda...Ve ben de Cake Make'ime veda ettiğim günlerde blogumuda kapatarak veda etmiş oldum...İlkgöz ağrısı bloguma...

Aşağı yukarı 2 yıl kadar ara verdikten sonra blog tutmaya...Yine bir gün içimde biriktirdiklerimi taşıyamaz hale geldiğimi farkedince...Biraz sırdaşım,biraz dert ortağım,biraz da ümidim olsun diye...

Açılıverdi...

Hayat yeniler kendini...

Ben biraz geciktiğim için mim'i yayınlamakta bütün arkadaşlarım mimlenivermişer zaten =))Ben de eğer kalmışsa mimlenmemiş bütün blogger'ları mimliyorum burdan...

Sevgiler hepinize...

30 Nisan 2011 Cumartesi

P.M.S !!!

PMS dönemim tuttu yine...
Her ay aynı yoldan çıkışlık yaratır mı insan bünyesinde canım...
İlk gördüğüme kafa atma isteği...
Karşımda benden bihaber oturan,hayatımda ilk kez gördüğüm kadının saçlarını yolma isteği...
Çalışırken soru soran herkesin kafasına birşeyler fırlatma isteği...
Arayan herkesin yüzüne telefon kapatabilme potansiyeli...

Hele sevgilinin benden çektikleri...
Sen eskiden diye başlayan cümleler eşliğinde çıkarılan nadide kavgalar...
Yavrum, ilk zamanlar pek anlam veremiyor,baya baya da üzülüyordu tartıştığımızda...
Şimdiler de ise tamamen beni sallamamakta...
"Senin gene günün geldi heralde,bana sarmaya başladın" diyip,susup oturuyor...
Tahrik edici hiçbir cümleme cevap vermiyor,bildiğin deli muamelesi yapıyor...
Peki ben sakinleşiyor muyum...
Tabi ki hayır!
Belli ki çocuk kavga etmeyelim istiyor di mi...
Ama yoook ben bi kere huysuzlandım ya,illa ki çıkacak o çıngar...
Bıdı bıdı bıdı...
Anlamlı anlamsız ardarda dizilmiş yığınla cümle...
Canım benim bazen nasıl da sabırlı olabiliyor...
Tamam haklısın hayatım diyip,saçımı falan okşuyor...
Deli muamelesi vol.2...

Sus be kadın sus işte...

Ahh be bilog kardeşim...
İnsan eşekliğini bilip,yine de yapıyorsa aynı eşekliği ne denir ki ona...
Hele bi söyle...

Ha bi de...
Öyle kesseler acımaz halleri ki...
Her PMS dönemim de adama bir gider yapmalar...
"Amaaann bitsin canım"lar...
Sevgilisiz de yaparsın sen kızımmm,ne işin var adam kahrı çekiyosun diyen bir iç ses...
Bir gün başımı yakacak ya...
Bakalım ne zaman?

29 Nisan 2011 Cuma

Annem...


Annem;

Bugün senin doğum günün...
Varoluşunun bize hediye edildiği gün...
Eminim herkes çok sever annesini...
Bende herkes gibi kendimden bile çok seviyorum seni...
Seninle unutulmayacak hatıralar ile birlikte zaman zaman inişli çıkışlı uzun bir yol yürüdük...
Gencecik yaşında sahip olduğun kızınla birlikte büyüdün...
İkimizinde elbette hataları oldu birbirimize karşı...
Ama büyürken kim hata yapmaz ki...
Senin ilkgözağrın olmak dünyanın en güzel hissi...
Her ne kadar sen pek gösteremesende sevgini...
Öyle başkalarının annesi gibi süslü,allı pullu sözler söyleyemesende çocuklarına...
Şöyle mıncık mıncık sevemesende bizi...
Bilirim ki canını verirsin evlatların için...
Senden öyle çok şey öğrendim ki...
Ve pek belli edemesemde hala öyle çok şey öğreniyorum ki...
Konuşmayı,yürümeyi,yemek yemeyi,okumayı,yazmayı,sevgiyi saygıyı...
Ama en önemlisi...
Fedakarlığı öğrendim senden...
Bizim için ne çok hayalinden vazgeçtin kimbilir...
Kaç gece uykusuz kaldın...
4 harften oluşan kısacık bir sıfat gibi görünse de annelik...
İçinde barındırdığı anlamların kitaplara sığmayacak kadar çok olduğunu senden öğrendim...
Dürüst olmanın değerini senden öğrendim...
Yalan söylememe gerek olmadığını,ben her ne yaparsam yapayım,ne durumda olursam olayım...
Dünyanın en büyük suçunu da işlesem, arkadamda dimdik durduğunu görerek...
Dürüst olabilmeyi öğrendim...
Annelerin her yalanı anlayabileceğini öğrendim...
İnanmış gibi yapsan da,gerçeğin ne olduğunu her defasında bildiğini öğrendim...
Sen hayatta oldukça beni sarıp sarmalamaya hazır kollar olduğunu öğrendim...
Bazen beni çok kızdırsa da yasakların,kuralların; aslında hep beni korumaya çalıştığını öğrendim...
Gerçekten canımı yaktığımda,senin canını daha çok yaktığımı öğrendim...
Derdini paylaşabilen biri olamasamda,beni bıkıp usanmadan dinleyecek birinin hayatta var olduğunu öğrendim...
Benim mutluluğumun onun mutluluğu,mutsuzluğumun onun mutsuzluğu olan bir varlığın bana hediye edildiğini öğrendim...
Herşeyden önemlisi karşılıksız sevilmeyi öğrendim...
Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum...
Her düştüğümde elimden tutup,kaldırmasan...

Sana layık bir evlat olmayı başaramasam da çoğu zaman...
Hayallerinin hiçbirini gerçekleştirememiş de olsam...
Elimden geldiğince  iyi evlat olmaya çalıştım sana...
İnan bana...
Ama bende böyleyim işte...

Hayatta ki en büyük pişmanlıklarım hep seninle ilgili...
Hani şu ergenlikte hırpaladığım için seni...
Ahh hiç unutmuyorum annecim...
Gözlerinde ki yaşlarla "ulaşamıyorum kızım sana" deyişini...
Keşke hiç üzmeseydim seni...
Bak annem uğruna seni kırdığım herkes çıktı gitti hayatımdan...
Bir tek sen kaldın...
Ve bir tek sen vardın...

Şimdi bugün 29 yaşına gelmişken ben,aramızda ki 20  yaş giderek kapanıyor sanki...
Birlikte büyüdüğün kızınıda büyütmeyi başardın belki de sonunda...
Canım annem...
Senin kıymetini bugün daha iyi anlıyorum...

Sana milyonlarca kez teşekkür ediyorum...
Beni sevmekten hiç vazgeçmediğin için...
Hep yanımda,yakınımda olduğun için...
Bazen önümde, bazen arkamda dimdik durabildiğin için...
Bütün sıkıntılarımdan çekip kurtardığın için...
Bana herkese nasip olmayan,huzurlu bir yuvada büyüme şansı verdiğin için...
Beni,kardeşimi,babamı bu kadar çok sevdiğin için...

İyi ki doğdun anneciğim...
İyi ki varsın...
Seni bu sayfalarda,en süslü kelimelerle bile anlatamayacağım kadar çok seviyorum...

Kızın...

28 Nisan 2011 Perşembe

Marjinal mi olunur? Marjinal mi doğulur?


Hani özellikle İstiklal caddesinde sıkça rastladığımız,özgün giyimli insanlar topluluğu vardır...Biz kendimizi normalden sayıp onlara hafif kınayarak bakarız...O ne biçim kıyafet öyle ya da o ne saç be bu saçla sokağa mı çıkılır canım diye kendimizce yorumlar yaparız...
Marjinal olmak uçlarda yaşamaktır...Kendi bildiğince,inandığınca...Alışılagelmişliğin karşısında dik durabilmektir...Cesaret ister...Yorucu ve yıpratıcıdır günümüz toplumunda...Nasıl bir aileden geldiğine bakmaz, kenar mahallelerden birinde de doğmuş olabilirsin, jet sosyeteye aitte olabileceğin gibi...Ama çoğunluktan farklısındır işte...Hem kendi çoğunluğundan hem toplumun çoğunluğundan...
Yalnızca giyim kuşamla olmaz elbette,yaşam biçimini doğrudan etkiler...Daha sorgulayıcı,daha radikal ve kesinlikle daha yaratıcı...
Bundan değil midir en yaratıcı sanatçıların,toplum çoğunluğundan farklı yaşamaları,farklı düşünmeleri,hayat biçimlerini içten içe kınarken ellerinden,beyinlerinden çıkan sanat eserlerini kıskanarak izlemez miyiz...

Ve bence sonradan marjinal olunmaz...Öyle doğulur...

Çevremde marjinal olarak tanımladığım bir kaç arkadaşım oldu...Bir tarafım zorlayıcı ve yıpratıcı  görürken hayat biçimlerini bir tarafım hep kıskanmıştır bu ayrıkı kişilikleri...Hep denemek istemişimdir dilediğimce giyinmeyi, dilediğimce yaşamayı ve belki de dilediğimce düşünmeyi...Özgürlük dediğiniz şey...Sizin yapabilirliklerinizle doğru orantılı...Çok baskıcı bir ailenin kızı haftada bir gün kız arkadaşlarıyla dışarı çıkabildiğinde kendini özgür hissederken, bir başkası için özgürlük tanımlamaları çantasını sırtına takıp Dünya turu yapmak olabiliyor...Kimimizin hayal bile edemediği kimimiz için baskıcı bile görünebiliyor...

Ben de çevrem itibari ile özgürlükleri kısıtlanmış bir kişiliğim işte...Her ne kadar dediğim gibi bir çok insana fazlaca özgür görünsemde...
Yalnız yaşamak,bekar 29 yaşında bir bayanın yalnız yaşayabilmesi oldukça özgür bir hareket elbette...
Kafama her estiğinde kimseden izin almadan dilediğim yere gidebilmek de oldukça özgür bir hareket...

Gibi görünse de...

Benim çevreminde baskılayıcı bir çok yanı var...Örneğin; şu an sahip olduğum herşeyi arkamda bırakıp,bir karavan alıp,karavanımla bağımsızca başka başka şehirlerde yaşamak gibi hayallerimin önünde dimdik duran bir ailem, dilediğim gibi giyinmemi engelleyen bir işim, ilişkilerimi dahi dilediğimce yaşamamı engelleyen bir toplum düzeni var...Ve ben bu baskılayıcı toplumsal gerekliliklerle başedebilecek kadar kararlı ve belki de marjinal değilim...

Şimdi bugün bana bu yazıyı yazdıran kişi...

Yazlıktan küçüklüğünden beri tanıdığım Nazlı...Benden bir yaş küçük...Benzer ailelere sahibiz, benzer şekillerde eğitim aldık,benzer sosyal çevrelere sahibiz...Ancak Nazlı küçük yaşlarından beri farklı...Düzene ayak uydurmak yerine kendi düzenini kurma çabasında...Elbette bu süreç kolay değildi onun için...Çok gençyaşında inişli çıkışlı günler geçirdi...Fakat farklılık ve farkındalık sonucu kendine hayatta çok güzel bir yer edindi...Belki onu İstiklal caddesinde görseniz siz de hal ve hareketlerini,giyim tarzını yadırgarsınız,alışılagelmiş bayan yürüyüşünde,giyiminde kuşamında değil elbette...Ama sanatçı kimliği,yaratıcı kimliği ile tanıdığınızda hayran olunası bir başarı...

Henüz 27 yaşında ve moda tasarımcısı...Tekstilci bir ailenin kızı...Deri üzerine harika tasarımlar gerçekleştirmiş ve belki 20 yıllık bir firmayı bugün Türkiyenin en prestijli mağazalarında satılır, en prestijli moda dergilerinde yayımlanır hale getirmiş...Hayran olmamak,saygı duymamak imkansız...Tasarımlarını incelediğimde marjinal,kalıpların dışında çizgiler görmek,en iddialı renkler ve en uç kesimler görmek şaşırtmadı beni...

Çünkü...

Nazlı sonradan marjinal olmadı...Nazlı ben onu bildim bileli marjinaldi...

27 Nisan 2011 Çarşamba

Aşk mı Mantık mı?

Şimdi düşünün hayatınız boyunca aradığınız ruh eşinizi buldunuz...Daha önce kimseye hissetmediğiniz kadar aşıksınız...Birlikte yaptığınız herşeyden sonsuz keyif alıyorsunuz...Siz gerçekten bir elmanın iki yarısısınız...
Benzer ailelere sahip, benzer şekillerde büyümüş, aykırı hiçbir durum yok aranızda...Ailesini kendi aileniz kadar sevmiş,benimsemişsiniz...Sizin ailenizde en az sizin kadar seviyor onu...
Nerdeyse 2 yıldır hergününüz birlikte geçmiş ve bu 730 gün boyunca tek bir defa bile yanındayken sıkılmamış, başka bir yerde olma ihtiyacı hissetmemişsiniz...Mutlaka sohbet edecek birşeyler bulabilmiş,iki kişide bir sürü oyunlar oynayabilmişsiniz , birlikte olduğunuz her anı büyük bir huzur ve mutlulukla geçirebilmişsiniz...Aynı zamanda çok sosyal bir ilişki yaratabilmiş...İkinizin arkadaşlarıyla da çok dengeli ilişkiler kurabilmiş...Herkesin sevdiği bir çift haline gelmişsiniz...
Yaşınız uygun...
Boyunuz uygun...
İnançlarınız uygun...
Hobileriniz uygun...
Nefret ettikleriniz uygun...
Yemek zevkleriniz uygun...O senin yemeklerini seviyor,sen de ona yemek yapmıyı seviyorsun...
Bazen hiç konuşmadan anlaşıp,gülüşebiliyorsun...
Hayatında ilk defa kendini birine ait hissedebiliyorsun...
Ve bu aranızdaki büyü yaşadığınız yüzlerce sıkıntılı dönemlerde dahi hiç bozulmamış...
Amaaaa...
Her masalda,hikayede ve yaşamda olduğu gibi...
İçinde bir ama taşıyor vazgeçilmez aşkınız...
Yeni dünya düzeninde piramitin en üstünde kendine yer edinmiş olan maddiyat kavramı...
Sizin piramitinizde en altta bulunsa da,yadsınamaz bir gerçek var ki para yoksa hayat yok...
Şimdi tekrar düşünün o çok sevdiğiniz adam ticaret yapıyor...
Hemde tekstilci...
Ülkemizde şu an en çok kan ağlayan sektör...
Beş yıl öncesine kadar çok büyük bir tekstil firması sahibi iken,dolandırılma sonucu iflas ediyor...
Mali olarak çok büyük bir yıkıntıya uğruyor...
Şimdi sevdiğiniz toparlanma çabalarında ancak maalesef pek başarılı olamıyor...
O iş yerinden hem sizinle kuracağı yuvayı hemde ailesinin yuvasını geçindirmekle mükellef...
Dönem dönem iyi kazanıyor ancak stabil bir gelir elde edemiyor...
Askerliğini hala yapmamış...
Artık 30'lu yaşlarınıza gelmişsiniz...
En kısa zamanda anne olmak istiyorsunuz...
Alışmış olduğunuz bir hayat standartı var,çocukluğunuzdan beri hiç maddi sıkıntı yaşamamışsınız...
Aslında ilişkiniz süresince de çalıştığınız için yine herhangi bir maddi sıkıntı yaşamamışsınız...
Hiçbirşeyden geri kalmamış,isteyip yapamadığınız hiçbirşey olmamış...
Ama siz artık evlenip,anne olup,çalışma hayatınıza bir son verme amacındasınız...
Ve ayrıca...
Bir defa hata yapmış olmanın verdiği suçluluk nedeniyle ikinci hataya yer yok hayatınızda...

Aşk der ki kulağınıza; İnan ona,tut elini çık onunla o yola,siz elele oldukça tüm sıkıntıları aşacaksınız sonunda...
Mantık der ki kulağınıza; İki yıldır düzelmeyen bu işler,bundan sonra da toparlanmaz...Ve eğer toparlanmazsa paranın olmadığı yerde aşk da kalmaz... 

Şimdi a dostlar sorarım size...

Aşk mı kazanmalı bu ilişki de...